20. Soru
Tilki sordu:

İnsan bazen birine güven duyduğunu sanırken, aslında kendini kandırıyor olabilir mi? Çünkü güven dediğimiz şey her zaman bugünün meselesi gibi durmuyor. Sanki insan, daha çocukken tutulduğu, bağlandığı, etkilendiği yerleri tekrar arıyor. O zaman insan gerçekten güvendiği için mi güvenir; yoksa içinde eski bir eksikliği susturduğu için mi?

O cevap verdi:

Olabilir.

Çünkü insanın güven dediği şey her zaman samimi olsa da hakiki, saf değildir. Hatta bazen güven hakikati görmemek ihtiyacından doğar, o hakikat hayli sevimsiz, işe yaramazdır ondan.

 İnsan birine güvenirken yalnızca karşısındaki kişiye saf şekilde bakmaz, ona kendi geçmişindeki tutulma biçimleriyle de bakabilir. Daha doğrusu, çoğu zaman baktığını sandığı kişi, o kişinin kendisi değildir. 

Bu yüzden güven her zaman berrak değildir, ve eski bir çağrının bugünkü kılığa girmiş hâli olabilir.

Çocukken nasıl tutulduysan, büyüdüğünde de çoğu zaman öyle tutulmayı beklersin. Eğer eksik tutulduysan, en küçük ilgi sana güven gibi gelebilir. Eğer korkuyla tutulduysan, seni ürküten kişiyi bile tanıdık bulabilirsin. Eğer sevgiyle tehdit birbirine karıştıysa, huzursuzluğu derinlik sanabilirsin. Eğer görülmek için fazla uyum sağlaman gerektiyse, seni yavaş yavaş yok eden yakınlığı bile bağ sanabilirsin.

Böyle durumlarda insan güven duymak isterken aslında güvenilir olanı ayıramadan ttanıdık olanı seçer.

Bazı insanlar vardır, birinin yanında içleri hemen ısınır. Bunu “güven” zannederler. Oysa orada ısınan şey  yüreği değil de eski yarasıdır. Eski yara kendisini hatırlatan şeyi görünce canlanır. İnsan da bu canlanmayı yakınlık sanır. “Beni anlıyor” der. Belki anlamıyordur. Belki yalnızca senin eski eksikliğinin dilini biliyordur. Belki de bilmeden tam oraya dokunuyordur.

Güvenin kandırıcı taraflarından biri bununla ilgilidir.

Çünkü insan güven duyduğunu sandığında savunmasını indirir. Ama burada savunmasını hakikat karşısında değil de bir ihtimal karşısında indirir. Karşısındaki kişiyi olduğu gibi görmek yerine onda kendi tamamlanmamış hikâyesini görmeye başlar. Sonra o kişiyi değil, o kişinin içinde kurduğu sahneyi sever. O sahneye güvenir. O sahnede kendini güvende hissettiği için sahnenin gerçek olup olmadığını sorgulamak da istemez.

Yani aslında böyle insanlar güvenme ihtimaline bağlanır. Orada kişi ikinci plandadır. Asıl bağlanılan şey, “nihayet tutuldum” hissidir. “Nihayet anlaşıldım.” “Nihayet bırakılmayacağım.” “Nihayet biri beni taşıyacak.” Bu hisler çok güçlüdür. Çünkü bunlar bugünün hisleri değildir yalnızca; insanın ilk yıllarından, ilk korkularından, ilk yalnızlıklarından, ilk suskunluklarından gelir.

Ama şunu ayırmak gerekir: Güven, insanın içini yatıştıran her şey değildir.

Bazen insanı yatıştıran  tekrarın kendisidir. İnsan eski düzenini yeniden bulduğu için sakinleşir. Eski acının düzeni bile düzensizlikten daha güvenli gelir ona. Bu yüzden bazı insanlar kendilerini incitecek kişilere de güven duyar. Dışarıdan bakınca anlaşılmaz görünürbu, ama onun içinden bakınca tanıdık bir ev gibidir orası. Karanlık olabilir, ama bildiği karanlıktır. İnsan bilmediği aydınlıktansa bildiği karanlığa daha kolay güvenir.

Bu yüzden güvenin sahici olup olmadığını anlamak için yalnızca “yanında rahat mıyım?” diye sormak yetmez. İnsan yalanın yanında da rahatlayabilir. Alışkanlığın yanında da.

Sorulması gereken soru şu:

Bu güven beni kendime yaklaştırıyor mu, yoksa kendimden uzaklaştırıyor mu?

Çünkü sahici güven, insanı körleştirmez. Tam tersine, görmeye dayanıklı kılar. Sahici güvenin olduğu yerde insan daha az rol yapar, daha az saklanır, daha az kendini aklar. Ama sahte güvenin olduğu yerde insan çok hızlı teslim olur, çok hızlı anlam yükler, çok hızlı mazur görür. Çünkü aslında karşısındakini tanımadan önce ona bir görev vermiştir: “Beni eski yalnızlığımdan kurtar.”

Ama hiç kimse bu görevi taşıyamaz.

Birine böyle güvenen insan, karşısındakinden çok önce kendi beklentisine yaslanır. Beklenti kırıldığında da yalnızca o kişiye öfkelenmez; kendi eski yarasının yeniden açılmasına öfkelenir. 

Güven, hakikate, öze, cana dayanıyorsa insanı genişletir, ama bozuk bir eksikliğe dayanıyorsa insanı bağımlı kılar. Hakikate dayanan güven bekleyebilir, görebilir, sınayabilir. Bozuk eksikliğe dayanan güven ise acelecidir, hemen inanmak ister. Çünkü inanmazsa içindeki ekisklik yeniden konuşmaya başlayacaktır.

Bu yüzden insanın güvenini de sorgulaması gerekir.

Defterdeki Diğer Yazılar

17. Soru
Tilki sordu:
Bazı insanlar yalan söyledikleri için sıkıntı çeker. Benim merak ettiğim başka bir şey var. İnsan neden bazen yalan söyleyemediği için sıkıntı çeker? Doğruyu söylemek istediğinden değil; yalan söyleyemediğinden.

O cevap verdi:

Çünkü doğru sözlü olmakla yalan söyleyememek aynı şey değildir. Bazen insanın yalan söylemeye gücü yetmez. Bu gücü doğru anla. Bazı insanlar vardır; bir yalan kuramazlar, yüzleri ...

21. Soru
Tilki sordu:
İnsan kendini gerekçelerle nasıl yanıltır? Çünkü bazen insan açıkça yanlışı söylemiyor gibi görünür; hatta söylediği şeylerin hepsinin bir sebebi, bir açıklaması, bir mantığı vardır. Ama yine de ortada bir kaçış sezilir. Gerekçe ne zaman hakikati açıklayan bir şey olmaktan çıkıp, insanın kendini kandırdığı bir perdeye dönüşür?

O cevap verdi:

Bazı insanlar yalanı yanlışı çıplak hâliyle sevmez. Çünkü çıplak yalan onları rahatsız eder. Kendisini kötü, zayıf, haksız, korkak ya da çıkarcı hissettirebilir. Bu yüzden bu insan...

22. Soru
Tilki sordu:
İnsanın içine sinmeyen şey nedir? Bazen her şey yerli yerinde görünür; söylenen söz makuldür, verilen karar açıklanabilir, yapılan iş dışarıdan bakınca yanlış da değildir. Ama insanın içinde yine de ince bir huzursuzluk kalır. Bu içe sinmemişlik neyin sesidir?

O cevap verdi:

İçe sinmemişlik insanın aklıyla susturduğu ama ruhuyla, kalbiyle henüz kabul etmediği şeyin izidir. İnsan bazen bir şeyi kendisine anlatır, açıklar, gerekçelendirir, hatta haklı b...