8. Soru
Tilki sordu:
Arzu hiç tatmin olur mu, yoksa arzunun doğası tatminsizlik midir?
O cevap verdi:
Arzu, yapısal olarak bir eksiklik (lack) kipine işaret eder; ancak bu eksiklik, biyolojik ihtiyaçtan niteliksel olarak ayrışmaktadır. Mesela ihtiyaç belirli bir nesneyle doyurulabilir ve organizmanın homeostatik dengesine geri dönüşünü sağlar. Buna karşılık arzu, temsil düzeyinde işleyen, dolayısıyla doğrudan bir nesneyle kapatılamayan bir gerilim alanına karşılık geliyor. Bu ayrım, hatırlatalım, Jacques Lacan tarafından radikalleştirilmiş ve arzu, öznenin dilsel ve simgesel düzene girişinin zorunlu bir sonucu olarak yeniden tanımlanmıştır. Lacan’a göre arzu, öznenin “Öteki” (Autre) ile kurduğu ilişkinin bir türevidir ve bu anlamda her zaman dolayımlıdır. Öznenin arzuladığı şey, hiçbir zaman doğrudan nesnenin kendisi değildir; aksine, nesne aracılığıyla temsil edilen ve asla tam olarak yakalanamayan bir eksikliktir. Bu bağlamda Lacan’ın “objet petit a” dediği arzunun gerçek nesnesinin, ampirik olarak elde edilebilen herhangi bir şey olmadığını, arzuyu sürekli olarak yeniden üreten bir artık (remainder) olduğunu ifade ediyor. Yani arzu nesnesi, bu nedenle, her elde edilişinde kendi yetersizliğini açığa çıkaran ve özneyi yeni bir yönelime sevk eden bir şey olarak kalıyor. Bu dinamik yapı, arzunun teleolojik bir doyuma yönelmediğini, aksine kendi devinimini sürdürmek üzere işlediğini anlatır bize. Çünkü öznenin arzu ile kurduğu ilişki, lineer bir tatmin sürecinden öte döngüsel ve ertelenmiş bir yapı arz eder. Arzunun zamansallığı, “şimdi”de tamamlanabilen bir doyumdan ziyade, sürekli ertelenen ve ötelenen bir vaat (promesse) üzerinden işlemeye girer. Bu nedenle arzu, özneyi sürekli bir yönelim ve hareket haline mahkûm eder. Bu bakımdan arzunun yarattığı ıstırabın temelinde de onun ihtiyaç kategorisine indirgenmesi ve doyurulabilir bir yapı olarak yanlış kavranması gelir ki, öznenin belirli nesneler aracılığıyla bu eksikliği kapatabileceği yönündeki yanılsaması her tatmin deneyiminde yeniden boşa düşer. Bu boşa düşüş, psikanalitik açıdan aynı zamanda arzunun yapısal koşulunun açığa çıkışıdır. Başka bir ifadeyle, tatminsizlik aslında arzunun arızası değil de onun işleyiş tarzı olarak anlaşılır. Bu noktada da mesele, arzunun ortadan kaldırılmasını düşünmeye yeltenmeden onunla kurulan ilişkinin dönüşümüne kalıyor. Psikanalitik süreç, öznenin arzusunu nesnelere yanlış atıflar üzerinden organize etmek yerine, arzunun yapısal eksiklikle ilişkisini tanımasına imkân tanıyan yaklaşımları bu yüzden geliştirmiştir. Lacan’ın “arzudan vazgeçmeme” (ne pas céder sur son désir) formülasyonu, bu bağlamda, arzunun bastırılması ya da doyurulmasını bir kenara bırakarak onun hakikatine sadık kalınması gerektiğini ifade ediyor. Ancak asıl çözüm bunlar da değildir. Asıl çözümde evet arzu, ortadan kaldırılması gereken bir eksiklik olarak görülmeyip özneyi kuran temel bir eksen olarak anlaşılmalıdır, ancak, bu meselede nihai olan, öznenin bizzat aşmasına, bizzat kendi nihai dayanağını bizzat kendinde teşkil etmesine bağlıdır; zira psişik özne, düşkündür, bu sebeple.

Defterdeki Diğer Yazılar