Bu muhteşem girişten sonra ben yazının arada birkaç küçük paragraflarını atlayarak devam ediyorum, efendim. "Tarikat konusunu çok çeşitli açılardan da ele almak mümkündür. Kültür tarihi, dinler tarihi, hermenötik, gnostisizm, hatta siyaset, savaş, ekonomi gibi farklı alanlarla iç içe şekilde ele alınabilir." Bu bakış açısı son derece yeni, özgün diyebiliriz. Çünkü tarikat denildiğinde teolojik bir mesele gibi vazediliyor genellikle. "Nakle dayanan algılar ve yorumlar bize tarikatın tarihte kalmış ve tarihten bugüne aynen otantik biçimde tevarüs edilmiş teolojik, dini bir mesele olduğunu..." Halbuki bu kozmik bir mesele. Yani alemşümul bir mesele ve kozmik bir mesele. Ve bu meselenin hele hele kitlesel ve küresel bir süreç olan modernleşme sürecinin tamamen olgunlaştığı bir dönemde, hayatın, yaşamın çeşitli alanlarıyla, yani kültürel alanda, kültürel vasatlarla, tarihi olanla, dinler tarihi bakımından, hermenötik alanıyla, gnostisizmle, Batı irfan geleneğiyle, siyasetle, savaşla, ekonomiyle; Üstadımız bunu "çoğaltabilirsiniz" şeklinde cümleyi kurmuş. Gündelik yaşamın rutinleriyle, bütün gündelik yaşamın unsurlarıyla iç içe şekilde ele alınması mümkündür ve gereklidir, buyuruyor.
"Genellikle seçili bir inanışa, verili bir inanca, algıya veya topluluğa mahsusen özgü olmak üzere ele alınması yaygın bir yaklaşımdır." Böyle alınıyor hakikaten. "Bu yaklaşımların örnekleri de çoktur. Ancak biz tüm bu bağlamları da ilgilendiren daha temel bir ihtiyaçtan hareket edeceğiz." Şimdi soru şu, Üstadımızın sorusu: "Tarikat insanın neresinde doğmuş ve hangi asıl ihtiyaçlara karşılık olarak vücut bulmuş, var olmuş?" Bizim sorumuz budur. Ve şöyle devam ediyor Üstadımız: "Yukarıda belirttiğimiz ilk ve zaman sorunu da bu asıl ihtiyaçların merkezi kavramları oluyor. Bir şeyin hangi ihtiyaçlardan dolayı ortaya çıktığını anlamadan o şeyi yeterince anlamak mümkün değildir." Bize son derece önemli bir ölçü vazediyor, veriyor.
Çünkü usulsüz vusül olmaz. Yazıda ayrıca metodik olanı da iç içe vazediyor. Önce temele vazediyor, sonra kavramları temellendiriyor, sonra bize ölçüler ve ölçücükler vazediyor. "Kabul ettikten sonra da ihtiyaçların tam bir şekilde tespit edilmesi gerekir. Çok kısa bir şekilde söylersek, bu ayrımın esası şöyledir:" Yani cemaatle tarikat ayrımının esası şöyledir, diyor. Bura çok önemli. "Cemaat, dayanak, parça bütün ve kapalı devre işleyiş esasında varlık sürdüren bir oluşum." Dayanak, bir dayanağı olacak. Parça bütün işleyişi olacak, ilişkisi olacak ve kapalı devre işleyiş esasında yürüyecek.
Gerçekten de bu kapalı devreden başlayalım. Bütün dini, sosyolojik, seküler cemaatlerin tamamı... Cemaat zaten modern bir kavram, bir olgu. Kapalı devre işleyiş esasına dayanıyor. Tamamı. O yüzden kendi içinde, tırnak içinde, hermetik bir yapısı oluyor. Biz cemaat deyince daha çok yakın tarihlerde yaşadığımız bazı felaket düzeyindeki, maalesef musibet düzeyindeki olayların müsebbibi olan, yapıyı algılıyoruz, anlıyoruz. Bu algılamakta da mazuruz. O da bir cemaatti çünkü, sosyolojik bir cemaatti. Ama dini içerik görünümü adı altında oluşturulmuş, geliştirilmiş, uluslararası düzeneği olan, Türkiye'ye yönelik özel kasıtları olan ve Türkiye'ye saldıran bir yapıydı.
Onun dışında, mesela herhangi bir meslek erbabının oluşturduğu bir, tırnak içinde, vakıf dernek örgütlenmesi şeklinde tecelli eden bir topluluğa da cemaat diyoruz. Bir azınlık cemaatine cemaat diyoruz. Yahudi cemaati, Rum cemaati, Rum Ortodoks cemaati, Masonların teşkil ettiği yapılara da cemaat diyoruz. Yani bütün seküler ya da dini içerikte, nitelikte ne olursa olsun, modern ve Üstadımızın belirlediği bu üç esasa dayanan, yani bir dayanağı olması, dayanak parça bütün işleyiş olması ve de kapalı devre işleyiş esasına dayanması. Nitelikleri bakımından bütün bu oluşumları cemaat kavramıyla ifade edebiliyoruz. "Bu tanım", diye sürdürüyor Üstadımız, "her türlü cemaati veya cemaat olarak tanımlanmaya gelen oluşumu kuşatır. Mesela dini söylemleri olan cemaatleri de din karşıtı söylemleri olan cemaatleri de ve de diğer sınıfsal, sosyal, ekonomik, politik, entelektüel vesair grupları da cemaat tanımına uygun şekilde özellikler gösteriyorlarsa cemaat olarak nitelendiririz." Yani adını vermeyeyim, bir Türkiye'nin diyelim bir üniversitesi, müntesipleri veya bir lisesinin müntesipleri, o lisede okumuş olanların teşekkül ettiği, ettirdiği yapı işte cemaat olarak nitelenebilir. Çünkü bir dayanağı var, parça bütün işleyişi esası var ve en önemlisi kapalı devre işleyişi. Yani dışarıda, dışarıya açık olmayan, dışarıdan müdahaleyi kabul etmeyen, dışarıdan girişlere de kapalı olan bir yapı.
"Daha geniş açılardan bakabilen biri, her türlü küme için de benzer şeyin geçerli olduğunu görebilecektir. Mesela bir biyolojik nesneler kuramı, farkında olsun ya da olmasın, biyolojik nesneleri cemaat tanımına giren şekilde tesis etmişse, bu kuram itibariyle biyolojik nesneler bir cemaat olurlar." Yani cemaatin, cemaat kavramının "cem" kökünden geliyor cemaat. Toplayan demek, toplanan, toplanan, toplanılma ortamı demek, toplanma demek. Tecemmu, cami, efendim, pek çok müteradif eş anlamlı kavramı, kelimeyi hatırlayabiliriz. Mesela Hakk'ın da bir ismi şerifi El Cami. Cem eden, toplayan, bir, birleştiren, bir araya getiren manasında.
Hatta İsmail Hakkı Bursevi Hazretleri, Tuhfe-i Recebiyye adlı eserinde, şehirlerde bir bölümünde, hangi esma-i ilahiye baskındır, faslında yaptığı spekülasyonda, metafiziksel spekülasyonda, İstanbul'da El Cami ismi şerifinin keşfen onu bildiğini, gördüğünü ima ederek söyler. İki kıtayı cem etmiştir. Arzla semayı cem etmiştir. Yani ruhla bedeni de cem etmiştir. Mazi, hazır ve müstakbel üç zamanı cem etmiştir. Karalarla suları, sularla ormanları, ormanlarla karaları cem etmiştir, bir araya getirmiştir. Akvamı, kavimleri, milletleri toplamıştır. Edyanı cem etmiştir, toplamıştır. El Cami ismi şerifi baskındır diyor o bakımdan.
Fakat burada bahsedilen, Üstadımızın söz ettiği cemaat, temellendirdiği cemaat olgusunun bakın nerelere, şamil olduğunun, nereler için geçerli olduğunun, hangi alanlar için söz ederken çok ilginç bir şey söylüyor. "Keza matematiksel nesneler kümesi, cemaat tanımına giren şekilde tesis edilmişse bunlar da cemaattir. Yani esasları itibariyle aynı varlıksal özellikler göstermektedirler. Bu örnekler bilinen, düşünülen, inanılan, duyumsanan, hayal edilen her nesneler kümesi için geçerlidir." İşte tefekkür böyle bir şey. Bütün alanlara, bütün kategorilere, bütün, eee, oluşlara, varlık tabakalarına, kümelere teşmil edilebilir ilkeyi, temeli, temel ilkeyi vaz edebilmek, onun üzerinden yürüyebilmek. "Bunlar arasında sadece izafi nitelik farklılığı bulunur ki bu esas bir farklılık oluşturmaz."
Ve devam ediyor Cemaatin Nitelikleri faslında Üstadımız: "Hiçbir cemaat varlığın hakikatinden değildir." İşte meselenin nirengi noktalarından birisi bu. "Hiçbir cemaat varlığın hakikatinden değildir. Varlık, yukarıdaki tanımı itibariyle cemaat değildir." Evet, bu çok önemli. "Aksine, varlıkları cemaat eylemek, varlıkların hakikatini örtmenin bir neticesidir." Evet, bunun için mesela arifler ayal ta-tabirini tercih ederler. Varlık, Hakk'ın ayalidir. Veya, varlığın içine Hak, dışına halk tabir edilir derler. Dolayısıyla bu varlığın dışı dediğimiz bütün var olanların tamamı, Üstadımızın birkaç alandan bahsettiler. O varlıkların tamı, alanların tamamında görünen var olanların tümüne halk, yani yaratılmış deniyor. Varlığın içine Hak, dışına halk deniyor. Yani deniz, denizin yüzeyi, denizin dalgaları vesaire. Denizdeki bütün su hareketleri örneğinde olduğu gibi. Veya Hakk'ın ayali yoksa Hakk'ın cemaati denmiyor.
"Aksine, varlıkları cemaat eylemek, varlıkların hakikatini örtmenin bir neticesidir." Hakikati örtmek küfürdür, biliyorsunuz. Küfür kelimesinin sözlük anlamı, eee, hakikati örtmek, hakikati perdelemek, hakikatten de perdelenmiş olmak. Bu insanlık açısından büyük düşünsel felaketlere yol açacak olan, şirazesinin kaybolmasıyla birlikte bütün fikri alanın bir kaos şeklinde gerçekleşeceği ve her türden manipülasyona da imkan verecek olan bir algılama biçimi. "Bunun böyle olmasının nedeni, cemaat kavramını oluşturan unsurların mahiyetinden gelir." İşte modern bir kavramla bizim hakikatin bir boyutunu, bir oluşunu, bir tecellisini anlayabilmemiz ve tanımlayabilmemizin hakiki ve sağlıklı bir şekilde mümkün olamayacağını söylüyorlar.
"Cemaat kavramını oluşturan unsurlar, yukarıda da söylediğimiz gibi dayanak, parça bütün ve kapalı devre işleyiştir. Bu unsurların anlamları çözümlenirse cemaatin mahiyeti görülür." Tek tek bu esasları, bu kavramları açıklıyor, olguları. "Dayanak, her bir şey için düşünülmesi gereken bir kavramdır ve ontolojik çeşitleri vardır. Cemaate mahsus dayanak, cemaatin kendisine dayanır. Yani cemaat kendi kendine dayanır." Hakka dayanmaz, hakikate dayanmaz, kendine dayanır, kendi kendine dayanır. "Bu bakımdan cemaate mahsus dayanak, sahte dayanak. Gerçek bir dayanağın teşkil edilmesi, cemaati dayanaksız bırakır." İnanılmaz bir şey bu!, Üstadımıza mahsus, Ahmet Turan Ezin Beyefendi'ye mahsus mentalitenin ve gramerin çok tatlı, çok güzel bir örneği bu. "Gerçek bir dayanağın teşkil edilmesi, cemaati dayanaksız bırakır." Bu olumsuz spekülasyonu boşa çıkaran bir cümle işte.
"Parça bütün ilişkisi, cemaate mahsus, kendinden menkul dayanak olmaklığın bir cihetidir ve cemaatin üyelerinin toplamının beraberce bulunmasının esastır." Yani mesela bunun bir tercümesini şöyle yapabiliriz bu belirlemenin: Cemaat, vasat yetenekler, vasat insanlar cennetindir, vasat kişiler cennetindir. Cemaat toplamdan ibarettir, kalabalıktan oluşmaktadır. Kalabalıktır cemaat. "Yani cemaat kendi kendine dayanır. Parça bütün ilişkisi cemaate mahsus, kendinden menkul dayanak olmaklığın bir cihetidir ve cemaatin üyeleriyle toplamının beraberce bulunmasının esastır." Yani cemaat mantığıyla bakıldığında, yapısı içerisinden bakıldığında üç elif yan yana geldiğinde yüz on bir olmaz, üç olur. Cemaat böyle bir şeydir. Ama hak sırrıyla üç elif yan yana geldiğinde yüz on bir olur. Yüz on bir kuvvetindedir.
Şimdi parça bütün ilişkisini daha da ayrıntılandırıyor. Cemaat üyeleri kendi kendilerine dayanarak bir araya gelirler ve bir araya gelerek bir bütün teşkil ederler. Bütün bu işin esası ise merkezinde ise kendi kendilerine dayanmaları, kendileriyle yetinmeleri, kendilerini referans almaları, kendi güçlerine tapınmaları ve bütün o oluşu, işleyişi o kendilerine dayandıkları kendi güçleriyle tahrik edebileceklerini, yönetebileceklerini, yürütebileceklerini zannetmeleri. Cemaat üyeleri kendi kendilerine dayanarak bir araya gelirler ve bir araya gelerek bir bütün teşkil ederler. Yani bir kalabalık, bir toplamdan bahsediyoruz. Bu bütün tek bir kişi gibidir ve bu tek bir kişi gibi durumuyla bütün cemaatteki her bir kişiyle de ilişkilidir. Bu da enteresan. Aslında kuru kalabalıktan bahsediyoruz ama o kuru kalabalık tek bir kişiden ibaret. Çünkü ferdiyet yok. Ferdiyet sırrı olmadığı için hakikatin, kuru bir toplamdan bahsediyoruz. O ise ortalama bir prototip olarak vasat bir kişiden ibaret toplam.
Bütün cemaat parçaları, yani cemaat üyeleri veya elemanları, tek bir kişi gibi olan bu bütünle tek tek veya hep beraber ilişki içinde olarak cemaati ayakta tutarlar. Cemaat, bu tırnak içinde menfaat veya benzer benzer daha çoğaltabiliriz. Amaçlarla ve motivasyonlarla bir araya gelen, toplanan ama tek bir kişiden aslında ibaret olan grubun ayakta durmasını sağlamaya çalışanlar topluluğudur aynı zamanda. Halbuki kayyım-ı bizzat olsa, bi kaim-i bizzat olsa, yani bizzat hak ve hakikate dayandığı için ismi feriyle, tam mazhariyetle, ferdiyet sırrının tecelli ettiği bir şahsiyet olsa, varlık olsa, kişi olsa, o tek başına aslında bir toplamı ifade eder ve o, onun dayanağı bizatihi ayaklarını bastığı hak ve hakikat zeminidir. Burada katılanlar cemaati ayakta tutuyorlar. Bu önemli gerçekliği de açımlamış oluyor Üstadımız. "Bu bütünü kırarsak tek tek parçaları buluruz. Tek tek parçaları bir araya toplarsak, bu tek bir kişi gibi olan bütünü buluruz. Bunlardan hangisi bütündeki nesne, hangisi parçadaki nesnedir? Bu ancak bunların birbirlerine tekdüze bir yerde ilişkiye girmeleriyle ortaya çıkartılabilir. Tekdüze, yani mesela parçalar bütünün neresindedir, bütün parçaların neresindedir diye baksak, bir lego, bir yapboz gibi bir aradalık görürüz." Çok güzel, çok çarpıcı bir benzetme bu. Çok açıklayıcı. "Bütün parçalarını aşmamıştır ve parçalar bütünü içermemiştir. Bu anlamda sanki ne bütün vardır ne de parçalar. Ortada olan şey sadece cemaattir."
Şimdi üçüncü niteliğini açıklayacak Üstadımız: Kapalı devre ilişki. "Kapalı devre ilişki ise parçaların birbirleriyle ve bütünle, bütünün de parçaların her biriyle ilişki içinde kendi kendilerine dayanarak değişim göstermelerini ifade eder. Bu anlamda değişim, basitçe söylersek, birinin önce diğerinin sonra olmasıyla zamansal, birbirleriyle yer değiştirmeleri itibariyle de mekansal hareketlerini ifade eder. Bu değişim kapalıdır, çünkü cemaat kendi kendine dayanır, aşkın bir şeye değil. "İşin sırrı bu. Çünkü cemaat kendi kendine dayanır. Aşkın bir şeye değil, devredir. Çünkü bu işleyiş, bu nedenlerle döngüseldir. Bir deveran değildir, bir kesik devredir aslında.
Ayrıntılandırarak cemaat olgusunu devam ediyor yazımız. Ben bir paragraf daha atlayarak şu cümleye gelmek istiyorum. Bu fevkalade, fevkalade önemli, kıymetli bir belirleme bu meseleyi algılayabilmemiz açısından. Şöyle buyuruyor Üstadımız: "Cemaate parça edilenler-" Yani bireyler bir araya geliyorlar ve bir cemaat teşkil etmiyorlar. Cemaate parça ediliyorlar, kişiler. "Cemaate parça edilenler, öldürülerek cemaate getirilirler. Tırnak içinde dini ya da sosyolojik bir cemaat içerisinde bu tecrübeyi yaşayan herhangi biri, bunu çok trajik ve hüzünlü bir şekilde net pozlanan çok önemli bir fotoğrafı görecektir ve kendi tecrübesi o içerisinden okuyacaktır ve görecektir. Tekrar okuyorum. "Cemaate parça edilenler, öldürülerek cemaate getirilirler. Ruhları sönümlendirilir. Bütün latifeleri, yetenekleri, enerjileri, nurları öldürülür, kabiliyetleri öldürülür, şahsiyetleri ezilir. Buradaki ölüm, hayatsız bir ölümdür.
Yani onlar aslında birer ölüdürler. Mezar-ı müteahhik bedbahtlar gibi ve gezen ölüler gibidirler. Hakiki ölümle ölmüş olsa insan, ölmeden evvel ölünüz. Mutu ente kable mutu sırrına mazhar olsa, "Ölümden ne korkarsın? Korkma, ebedi varsın." diyecektir. Ya da "Ölen hayvan imiş, aşıklar ölmez." diyecek. "Ölürse tenler ölür, canlar ölesi değil." diyecektir. Allah'ın kendisini nefsinde öldürdüğünü, yok ettiğini, giderdiğini ama kendi ebedi ve ezeli varlığında ebediyen hay kıldığını idrak edecektir. Cemaat bunun tam aksi bir şey yapıyor.
"Son olarak, cemaatlerin bir diğer temel özelliği, kendi kendilerine dayanayan kapalı devre olmaları sebebiyle açılıp serpilememek..." Bu da enteresan. "...ve hariçte bıraktığını örterek kuşatamamamak esasında yürümeleridir." Bu cümle, bu muhteşem cümleyi bir daha okuyorum efendim. "Son olarak, cemaatlerin bir diğer temel özelliği, kendi kendilerine dayanan kapalı devre olmaları sebebiyle açılıp serpilememek ve hariçte bıraktığını örterek kuşatamamamak esasında yürümeleridir. Bu nedenle cemaatlerden her biri, belli bir yerden sonra bir diğer cemaati kurtuluşu olmayan şekilde, yani yeni asli bir varlığa çıkmayan şekilde yok etmeye yönelir."
Bu, insana bütün varlıktaki, kozmostaki benzer, doğal, tabii olandan uzaklaşan yapıları da anımsatıyor. Yani mesela bir kanser urunun metabolizmaya arız olmasının yol açtığı şeyler gibi. Nasıl ki bireysel metabolizmamızda, kendi metabolizmamızda bu türden şeyler yaşıyoruz. Toplumsal alanda da cemaat olgusunun içinde yer alan maalesef kişiler için böylesi bir bozulma, bir çürüme ve birbirlerini yok edecek bir şekilde kurgulanmış olma geçerli. "Bu en azından bilkuvve böyledir. Buradaki yok etme, diğeri üstünde iktidar kurma şeklindedir." Bu insani ve medeni olandan da son derece uzak bir şey. Çünkü hiçbir insani ve medeni olan ötekini yok ederek kendini var kılmaz. Aksine, ötekiyle birlikte diyalojik bir iletişim içinde, ötekine da saygı göstererek ve bütün varlığa hak görüp, severek, gözeterek, adalet ilkesini tevhid-i adl bağlamında gerçekleştirmeye çalışarak, şefkatle koruyarak, esirgeyerek davranır ve çoğaltır. Hayrı, hakikati, iyiliği çoğaltır. Bu en azından bilkuvve böyledir. Buradaki yok etme ama cemaatsel yapılarda böyledir. "Buradaki yok etme, diğeri üstünde iktidar kurma şeklindedir. Tıpkı cemaatin kendi içlerindeki yer değiştirme işleyişi gibi, cemaatler de kendi aralarında bu anlamda yer değiştirirler." Kanser hücrelerinin hareketlerini tarif eder gibi. Ve bazısı bazısını yok eder ve yerine geçer. Alınan sonuç yine cemaatler arası ilişki bakımından yine cemaatin sürmesidir. Kanserin devam etmesidir.
"Bu bakımdan, bu yok ediş gerçek bir karşıtlık ifade etmez. Cemaatin asıl düşmanı ve yok etmek istediği şey, diğer cemaatler değil; cemaatlerle bir arada bulunması mümkün olmayan ve cemaatlerin hepsinin de ancak kendisini örtmek suretiyle ayakta durabildikleri cümle varlığın, aşkın hakikati, cümle varlığın özden birliğidir." Burada Üstadımız bir, kadirşinaslık örneği de göstererek, aslında yazının dipnotunda açıkça söyleyeceği, Profesör Doktor Yalçın Koç Hocamızın Anadolu Mayası kitabındaki belirlemesine de gönderme yapmış oluyor. "Cemaat kavramının Latince karşılığı kilisedir, tırnak içinde kilisedir. Kilise ve cemaat yerine kurum, organizasyon, topluluk ve küme sözcüğüyle ifade edilen oluşumlara bakılarak yeryüzünün cemaatin tasallutu altında olduğu kolaylıkla görülebilir." Bu küresel ve kitlesel karakterdeki modernleşmenin, modernleşme belasının dışında kalan bir topluluk, alan, yer zaten yok maalesef. Bunun küresel fotoğrafın pozlanması, yani modernlik eleştirisi, aynı zamanda moderniteye dönük esastan hareket eden sahih bir eleştiri diyebiliriz.