Bir tarîke girmek isteyen, bir yola girmek isteyen kişiye talip ya da muhib diyoruz. Önce bir muhabbet uyanır, o muhabbet tutkulu hale bürünür, aşka dönüşür, o aşk şiddetlenir. Çünkü onun için aşk gerekir. Yani onu üç aşamayla tarif ederler, bir kuşa benzetilir; mesela muhabbet kuşun uçmasına, aşk kanadı kırılırcasına uçmasına, onun bir üst aşaması olan şevk ise kanadı kırıldıktan sonra uçmaya devam etmesine derler. Bir talibin aşırı biçimde tutkulu bir şekilde, hak sırrına, hakikate, kendi hakikatine ulaşma tutkusunun şevk düzeyine gelmiş olması gerekir ve kanadının kırılmış olması gerekir. Yolda kendi ayaklarıyla yürünmez. O yüzden Nasreddin Hoca bindiği dalı keser. Prof. Yalçın Koç hocamız da Anadolu Mayası'nda onu belirtir.
O yolda yürüyebilmesi için kendi kanatlarını kırması gerekir. İntisap eder, bağlanır, biat eder, Efendimiz’in (aleyhissalatu vesselam) sünnetine uyar ve o yola girmeye son dönemlerde ahz-ı tarîkat denir. Ya da ahz-ı yed denir, el almak denir. Çünkü “el ele, el Hakk’a” buyurulmuştur.
Bu biat, bağlanma, hak sırrına, hakikate talip olanın manevi bağlılığını ve teslimiyetini simgeler ve bu yolla da azizinin, üstadının, mürşidinin feyzinden istifade edilmesi umulur. Aynı zamanda üstadı ve onun vereceği emirlere tam anlamıyla bağlı kalacağına söz verir, ikrar verir, ahit verir. İşte biat sırasında talibe, müride, hırka ile serpuş giydirilmesi bunun nişanesidir. Ardından talip bağlandığı yolun, tarîkatın adabına, evkânına, usullerine, yöntemlerine, emirlerine, bihakkın kâmil mürşidinin eşliğinde gerçekleştirme yönünde ilerler.
Tabi burada üstadımızın yazısına tekrar dönelim. Buyurduğu çok önemli bir şey var, bu ifadelerini hatırlayalım tekrar.
“Tarikat olarak anılan nice şeyin cemaatleşmesi sebebiyle, tarikat dendiğinde akla tarikat kavramının kendine mahsus tarihsel örnekleri, esasları ve amaçlarıyla bağdaşmayan çağrışımlar gelmeye başlamış ve bir yerden sonra da tarikat cemaat ile eşitlenir olmuştur.”
Bunu günümüz insanlığı, çağımızın algısına seslenir bir gramer ile ifade ediyor üstadımız. Kadim arifler, büyük pirlerden mesela Hz. Niyâzî-i Mısrî;
“Her mürşide gönül verme, kim yolun sarpa uğradır, mürşid-i kâmil olanın yolu gayet âsân imiş.”
Ya da çok bilinen, yaygın başka bir nutk-u şerifinde ifade ettiği gibi;
“Gerçi her köşede şeyhim der çoktur, lakin binde birinde irfan yoktur.”
Yani günümüzde maalesef tarikatların çoğu cemaatleşmiştir.Tarikatların zuhuru klasik dönemde, erken dönemde başlıyor. Bunu biz beşinci altıncı yüzyıla kadar uzatabiliyoruz. Nazari sûfîzmle ya da tarikat tarihiyle, tasavvuf tarihiyle alakalanan büyüklerimiz beşinci yüzyıla kadar uzatıyorlar, hatta Asr-ı Saadet’e kadar götürüyorlar. Hz. Adem aleyhisselama kadar götürenler de var. İlk sûfînin, mürşid-i kâmilin Hz. Adem olduğunu beyan edenler var.
Efendimiz'in (aleyhissalatu vesselam) sahabelerini eğitirken, onları irşad ederken, onları terbiye ederken, benlik eğitimini farklı kişilere mahsus, farklı düzeylerde ve biçimlerde uyguladığını görüyor ve biliyoruz. Bazı dostlarını çok erken velayete getirdiğini, bazılarını ortalama bir irfanla tırnak içinde beslediğini, bazılarına mahsus dersler verdiğini, mesela suffe ashabını özellikle eğittiğini ama İmam Ali Efendimiz'le mesela daha farklı biçimde meşgul olduğunu biliyoruz. “Ali’nin eti benim etimden, kanı benim kanımdan, ben Ali'denim, Ali benden’dir" gibi rivayetleri bugün tırnak içinde mevzû hadis olarak veya kaynaklarda geçmeyen hadisler olarak, özellikle ariflerin argumantasyonlarında temel olarak kullandıkları, referans olarak kullandıkları hadislerin çoğunun tenhada İmam Ali Efendimiz'e söylemiş mübarek kelamlar olduğu ve ondan naklen, sızarak geldiğini söyleyebiliriz.
Tabi Efendimiz'in sonrasında tarikatların kemal döneminde, yükseliş ve gürbüzleşme döneminde pirlerin kendi usullerince sistematize ettikleri usullerin tamamının Efendimiz'den alındığını da belirtmeliyiz.Özellikle zikirlerin, rüya tarîkiyle esmalar üzerinden yapılan benlik eğitiminin, süreçlerinin kendine mahsus, kendine özgü süreçlerin Efendimiz'den alındığını söyleyebiliriz. Dolayısıyla bütün tarikler bu bakımdan Tarik-i Muhammed-i (aleyhissalatu vesselam) olarak nitelenebilir.
Tariklerin bir kısmının İmam Ali Efendimiz üzerinden, bir kısmının Ebu Bekir Efendimiz üzerinden Resulullah'a uzandığını, çıktığını biliyoruz yine.Bekrî ve Alevî yani iki temel silsile olarak zikredilirler onlar. Mesela İİbnü’n-Nedîm’den, Enes bin Mâlik'ten gelen silsile Cafer el-Huldi'ye ulaşıyor ve silsilede yer alan kişiler Hasan-ı Basri Sultan, Ferkad es-Sebahî Hazretleri, Ma’rûf-i Kerhî Hazretleri, Serî es-Sakatî, Cüneyd-i Bağdâdî şeklinde kaydediliyor. Harîrîzâde ise Hazreti Enes'ten gelen irşad silsilesini Enesiyye adıyla veriyor ve silsilenin birinin Muhyiddin İbnü’l-Arabî’ye, diğerinin Bedeviyye tarîkinin bânîsi Ahmed el-Bedevî'ye ulaşan iki kol halinde sürdüğünü söylüyor.
Ulu Sultan Ebü’l-Hasan Harakānî Hazretleri erken dönemde teşekkül eden ve formlarıyla, kurumlarıyla, usulleriyle, sistemleriyle teşekkül eden bu tarîklerin irfan yollarının kolbaşı olarak, on iki Turuk-ı Aliyye’nin kolbaşı olarak duruyor. Onda Tevhid-i Sırf'ın bütün zenginliğiyle yansıdığını görüyoruz. Hem mübarek sözlerinde, kelamlarında hem de hâlinde yansıdığını görüyoruz.
Şimdi üstadımızın bu tarikata ilişkin hem etimolojik hem de tarihsel kısa özetten sonra tekrar bu kritik ve önemli sorunları temellendirdiği yazısına devam edebiliriz. Tekrar edelim, tekrarda fayda var. Şöyle buyuruyor üstadımız;
“Tarikat olarak anılan nice şeyin cemaatleşmesi sebebiyle, tarikat dendiğinde akla, tarikat kavramının kendine mahsus tarihsel örnekleri, esasları ve amaçlarıyla bağdaşmayan çağrışımlar gelmeye başlamış ve bir yerden sonra da tarikat, cemaat ile eşitlenir olmuştur.”
“Gerçi her köşede şeyhim der çoktur, lakin binde birinde irfan yoktur.”
“Şüphesiz bunun sebeplerinden biri, tarikatı yanlış şekilde tanımlayanlardır; ama asıl sebebi ise, tarikatların kendi kendilerine gittikçe cemaatleşmesidir.”
Şimdi mesela Ebü’l-Hasan Harakānî Sultan Kars'ın fethinden önce Kars'a geliyorlar ve orada çerağ uyandırıp bir dergah inşa ediyorlar. Dervişanıyla birlikte, ihvanıyla birlikte kendisi de çalışarak Yesevî coğrafyasında, Pir-i Türkistan'ın coğrafyasında da devam edecek olan mütevazı bir dergah yapıyorlar ve ihvanını toplayarak onlara vasiyette bulunuyorlar:
“Dergahımıza gelene ekmeğinin suyunu verin, sakın dinini inancını sormayın. Allah'ın can bağışlama değer bulduğu her varlık bizim soframızda rızıklanmaya layıktır.”
Diğergâmlığın ve fütüvvetin özünü oluşturan bir başka vasiyette bulunuyorlar.
Türkistan'dan Şam'a kimin ayağına bir diken batsa bizim ciğerimize saplanmıştır.
_Türkistan'dan Şam'a kimin kalbine bir damla hüzün inse o bizim hüznümüzdür”_diyor.
Şimdi mesela bu ölçütü veri alarak, günümüzde tırnak içinde kendini tarikat olarak tanımlayan ama Üstad'ımızın isabetli bir şekilde cemaatleştiğini söylediği yapılara bir bakalım. Müda'nasız, davetsiz, habersiz hangi vakfın kapısı çalındığında ooo buyrunuz diye içeri alınıyor insanlar ?Güvenlik problemlerini bir yana bırakıyorum, onları da göz önüne alarak söylüyorum. İnsanlar inanılmaz bir meşrep fanatizmine sahipler, cemaatlere mahsus olan ve tarikat yapılarını enfekte eden birtakım bozulmalar görülüyor, fazlasıyla geçerli. Tarikatlar holdingleşiyor, ekonomik ve siyasi organizasyonlara, idari organizasyonlara dönüşüyor. Hiyerarşi yaygınlaşıyor, gürbüzleşiyor, güçleniyor. Tarikatlarda olmayan, mesela tarikat bütün hiyerarşileri yok eden, kendine mahsus metafiziksel bir hiyerarşi içermesine rağmen normalde zümreler ve sınıflar arası modern toplumun içerdiği bütün duvarları yıkan, yıka yıka ilerleyen, köktenci biçimde iktidarı dışlayan, köktenci biçimde ve doğası ve tabiatı ve tanımı gereği ahlaksız olan servete ve paraya itibar etmeyen, onları da yerle bir eden bir yapıyken, bir anlayışa sahipken günümüzde bunun tam aksi yönde güçlendiğini kurumlaştığını görüyoruz. Yani üstadımızın belirlemesiyle tarikatların cemaatleştiğini görüyoruz.
Şöyle buyuruyor Ahmet Turan Esin Beyefendi yazısının devamında:
“Yol anlamına gelen tarikat kelimesi, ilk bakışta bile, cemaatten bir çok açıdan farklı olarak, bunun bir arayış ve bir süreç, bir izleyiş olduğunu belli etmektedir. Daha sonra da görüleceği üzere, bu anlam, sadece sözlüksel bir anlam değildir.”
Efendim tarikat kelimesinin sözlük anlamı yoldur. Bundan ibaret değildir.
Gerçekten de tarikatın özünü ve tezahürünü belirtmektedir. Arayış, süreç ve izleyiş yolun ve yolcu olmanın kavramlarıdır.
Çünkü damlalar gökten indi, küçük minik bir dere oluşturdu. Bu dere büyüdü, diğer şeylere katıla katıla bir sele bir ırmağa dönüştü. Bu ırmaklar birleşti, sele dönüştü. O, denize katılmak zorunda.
O selin, o ırmağın içerisindeki bir damla olarak düşünelim yolcuyu. O okyanusa, “bu aşk bir bahri ummandır, ona haddi kenar olmaz” noktasına erişmek ve ulaşmak durumunda. Sürecin bir izleyiş, arayış ve daha doğrusu bir süreç olduğu bir arayış ve izleyiş süreci olduğu bu örnekle de açıklanabilir.
Şöyle devam ediyor üstadımız:
“Burada hemen dikkati çeken şey, yol anlamındaki tarikatın, çok karakteristik bir şekilde, yolcu esasında anlamlı olduğudur.”
Bu yolun tarik olarak, tarikat olarak, yol olarak nitelenmesi neyle anlamlanıyor? Yolcu ile anlamlanıyor. Çünkü esas olan yolcudur. Yani tarikat daha en başta dikkati yola ve yolcuya çekiyor. Araçlara çekmiyor mesela. Hatta tüccar Müslümanlığının içerdiği o, şu kadar ibadet edersen, şu kadar kılarsan, bu kadar okursan, cennetin şu mevkinden şu kadar arsa… Öyle bir şey zaten söz konusu olmadığı gibi, araçları yüceltmek ve araçları merkeze almak, aracı amaç haline getirmek de son derece yanlış bulunur. Esas olan yol da değil, yoldaki araçlar da değil, esas olan yolcudur.
İbrâhim Hâs Hazretleri yazdığı eserinde diyor ki, diyelim yolda yürürken ikram-i ilahiler olacak.
Esmaların hüddamları sende tecelli edecek ve bazı olağanüstü hallere giriftar olacaksın. Onlara hur tabir ediliyor. Yani “cennet cennet dedikleri birkaç köşk ya birkaç huri isteyene ver anları, bana seni gerek seni”. Bu ibaredeki hur, güç kuvvet, kudret manasındadır. Melek, melek de kudret demektir. Meleke kazanmak, insandaki meleklerin hareketlenmesidir. Yani kuvvelerin, latifelerin, kabiliyetlerin, güçlerin hareketlenmesi, uyanmasıdır daha doğrusu. Adeta SeyruSülûk’ta Kâmil Mürşid yaptığı özel eğitimle, birebir yaptığı eğitimle, insandaki akupunktur noktalarına basarak, manevi bir akupunktur noktalarına ve melekeleri uyandırarak, melekleri hareketlendirerek, işte hur şeklinde, kuvvet ve kudret şeklinde insanda ikram-ı İlâhî kabilinden keramatın zuhurunu gerçekleştiriyor aynı zamanda.
İbrâhim Hâs Hazretleri diyor ki, “y_olda en büyük engellerden birisi işte bu keramattır, kerametlerdir, bu elde ettiğin manevi kuvvetlerdir, güçlerdir. İstiğna baltasını eline al_, o çalılardır diyor. O çalıları kes, bu keramet çalılarını kes ki yolda yürüyebilesin esenlikli bir şekilde”.
Nitekim Yunus Emre de Sülûknamesinde bir yol şiirinde bunu anlatır. Çok az sonra üstadımızın bahsedeceği SeyruSülûk faslında o şiiri de arz edeceğim efendim.
“Burada hemen dikkati çeken şey, yol anlamındaki tarikatın, çok karakteristik bir şekilde, yolcu esasında anlamlı olduğudur. Yani tarikat, daha en başta dikkati “yola ve yolcuya” çekmektedir. Bu bir tesadüf değildir. Nereden bakılırsa bakılsın, yolcuyu dikkate almak, yolcuyu düşünmek, tarikatı anlamanın asıl başlangıç noktasıdır. Bu farklılık çok önemlidir. Dikkatleri “yolcu” gibi, “birey”e çeken, şahsa getiren bir şey, temelleri itibariyle bireyi, yani ferdi merkeze alan bir şeydir;”
Burada modern bireyden bahsetmiyoruz. Yani parçalanmış, aşırı biçimde bireyselileşmiş bu modern dünyadaki bireyi, Tanrı'ya karşı bireyi yücelten, esas alan, merkeze koyan şeyden bahsetmiyoruz.
Buradaki bireyi zaten tırnak içinde kullanıyor Ahmet Turan Esin Beyefendi. Ferd kelimesini ekliyor sonraki cümlede.
İsm-i Ferid’e tam mazhariyetle ferdiyet sırrında mazharı olan fertten bahsediyor. Tek başına bir şey olan, evren olan fertten bahsediyor. Cenab-ı Hakk'ı en kamil bir şekilde yansıtan fertten bahsediyor.
Yani mazharı olan, Hakk'ın zatiyle izhar ettiği kendisini, mazhardan bahsediyor. Ona ferd diyoruz.
“Bireyin merkeze alınmasının en çarpıcı yanları, her ne durumda olursa olsun, doğrudan birey olmak”
İşte bu cemaatin tam tersine aksine bir olgu.
“Bireyin merkeze alınmasının en çarpıcı yanları, her ne durumda olursa olsun, doğrudan birey olmak”
O ferdiyet ne zaman nasıl gerçekleşir anlayamayız.Tanımlayamayız, belirleyemeyiz.
“Her varlığın derininde bir yerde, “birey” olmanın bir koşulsuz ama bir küskün ve hasret içeren hissi vardır.”
O hasret neyedir? Bütünedir. Parçanın bütüne olan, Şeyh-i Ekber Hazretleri’nin Füsusul Hikem’in son faslında belirttiği gibi, parçanın bütüne olan iştiyakındandır.
“O yüzden “yolcu” sözcüğünü duymak, düşünmeye başlamak bile, kişide tarifi zor hisler uyandırır; “yolcu”, birey duyusunun sanki en doğru, en mükemmel karşılığıymış gibi…”
Çünkü yolcu yolu tek başına, adeta kendi içinde ve içine doğru ve kendi içinde, kendinden kendine bir süreç gibi yaşar.
“Bu hissler göz önünden alınmazsa, yapılan ayrımların nihai gönderimleri daha açık şekilde anlaşılacaktır.
Yolcuya çekilen dikkat kadar, tarikatın dikkati kendisine getirdiği diğer bir kavram, arayıştır.”
O yol nedir? Hakikat arayışının bir sürecidir, bir boyutudur, bir mekanıdır, hatta ona mekânet diyelim biz.
“Arayışı olmayanın, aramak ihtiyacı bulunmayanın, bir amaca gittiği düşünülen bir yol edinmesini düşünemeyiz.”
Herkes bir yolda olabilir, yola çıkmış olabilir, yolda yürüyor olabilir ama o yolculuk tecrübesi arama ihtiyacına mı mebnidir, ondan mı kaynaklandı ve bir amaca mı matuftur, varacağı bir menzil mi var, o menzili görüyor mu, istiyor mu, tutkuyla istiyor mu? Bunu sormamız gerekir. Dolayısıyla tarikat kelimesini arayış faaliyetinden ayrı düşünemeyiz. “Eh nasılsa bir yola girdik, şu ya da bu şekilde gidiyoruz” hayır “bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete” öyle bir şey değil bu. “Biz de yolcuyuz, biz de bir tarikiz, tarikteyiz, yoldayız, râhtayız” değil.
“Yine nereden bakılırsa bakılsın, tarikat, yani “yol” bir arayış hissi uyandırır. Bu da sadece sözlüksel bir durum değildir. Ehl-i tarikat veya seyr u süluk ehli denince akla gelen isimler ve onların eylemleri, bu durumun en açık kanıtıdır.”
Bunun için de o hafızaya bakmamız gerekir. O dünde olan ve unutulmuş, masal gibi bir hadise değil o. Bugünde olan, el ân kâmekân olan, şimdide olan, yarın da olacak olan, olmakta olan bir şeydir. Hepimiz Hak denilen büyük varlığın, bütünün içinde, kendinden kendine Hakk’ın seyredişinin bir enstrümanıyız. Yol böyle bir şeydir.
“Bu da sadece sözlüksel bir durum değildir. Ehl-i tarikat veya seyr u süluk ehli denince akla gelen isimler ve onların eylemleri, bu durumun en açık kanıtıdır. Bunun da üstünde durmak tarikat kavramını teşkil eden esasları anlamak için önem arzeder.”
Diyor üstadımız.
“Burada, arayan ve aranılan bağıntısı vardır.”
Yani aşık ile maşuk ilişkisi vardır. Bütünün parçasında duyduğu iştiyak ve parçanın bütüne duyduğu aşk.Çünkü aşk zaaflar içerdiğinden bütüne izafe edilmez, Hakk’a izafe edilmez. Hak tecelli ettiği varlığa iştiyak duyar. O varlık, Hakk’ın zuhuru olan varlık -“aslında hilkat yok, zuhurat vardır” derler- Hakk’ın açığa çıktığı o varlık, Hakk’a yani bütüne aşık olur. Aranılan ve arayan ilişkisi vardır.