Üstadımız; bu cemaate ilişkin belirleme, temellendirmeden sonra tarikat kavramına, tarikat olgusuna ve tarikat kavramının günümüzdeki gerçekleşme ve alımlanma biçimlerine geçiyor ve şöyle buyuruyor: "Tarikat olarak anılan nice şeyin…” bağışlayın, bu çok yakıcı bir belirleme. "Tarikat olarak anılan nice şeyin cemaatleşmesi sebebiyle, tarikat dendiğinde akla, tarikat kavramının kendine mahsus tarihsel örnekleri, esasları ve amaçlarıyla bağdaşmayan çağrışımlar gelmeye başlamış ve bir yerden sonra da tarikat, cemaat ile eşitlenir olmuştur…”. Yine muazzam bir fotoğraf pozluyor burası. Bugün tırnak içinde tarikat olarak bilinen, isimlendirilen, nitelendirilen, gerek bağlıları, gerek uzmanlarınca, meraklılarca, oluşumların çoğunun aslında maalesef cemaat olduğunu, cemaat nitelikleri taşıdığını, gösterdiğini belirtiyor. “…Şüphesiz bunun sebeplerinden biri, tarikatı yanlış şekilde tanımlayanlardır; ama asıl sebebi ise, tarikatların kendi kendilerine gittikçe cemaatleşmesidir. Bu yanlışların düzeltilmesi için ve başta belirlenen, tarikatın hangi ihtiyaçlara karşılık olarak çıktığını görmek için, tarikat kavramını bazı temel noktalardan incelemeye geçiyoruz" diyor. Efendim, burada Üstadımızın yazının devamındaki belirlemelerine bir dipnot olmak üzere tarikat kavramının etimolojisi, kökeni, ilk tarikatların ortaya çıkışına ilişkin bir kısa özet arz etmek istiyorum. Bir spekülasyon var gramatikal açıdan, onu arz edeyim. Mesela tarik, yani yol anlamında tarik, etimolojik olarak “tereke” kökünden geliyor. Berk vezninde dövmek ve bastırmak anlamı taşıyor, dip anlamı. Arapçada yola tarik denmesinin sebebi işte bu anlamı ihtiva ettiğinden dolayı. Çünkü yolcuların gidip gelmesiyle birlikte, yani taliplerin, sâliklerin, ehli tarikin yolda yürümeleri sebebiyle ayaklarının altında yer dövülüyor. İşte dövülme anlamı buradan, bastırma ve dövülme buradan geliyor. Arapça muhteşem bir dil. Arap dilinin incelikleri, yani gerek etimolojisi, kök anlamları bakımından da kelimelerin, kavramların çok şeyler var. Mesela Şeyh’ül Ekber Muhyiddin İbnü'l-Arabî Hazretleri “salat” kavramına, yani namaz anlamında salat kavramının “münacat” ve başka müteradif kelimeleri de olduğunu beyanla birlikte, salatın etimolojisine ilişkin spekülasyon yaparken, açımlama yaparken şöyle buyuruyor: Musalli, yani ehli salat olan, namaz kılan kelimesinin on iki sözlük anlamından bahsediyor. Bir tanesi “yarışta ikinci gelen at” diyor. Bu aslında namazın, erkânının sırrını çok içeren bir tanımlama, diyor. Çünkü namazda, namaz kul ile Allah arasında yüksek bir nispet ve ulvi bir münasebettir ve müşterek bir ibadettir. Fatiha-i Şerife'nin vacip kılınmasının hikmetlerinden de bahsediyor bu bağlamda. Fatiha'nın ilk bölümünün, efendim, kula, ikinci bölümünün Hakk'a raci olduğunu, yani "İyyake na’büdü ve iyyake nestain", "Sadece sana ibadet eder ve sadece senden yardım dileriz."le birlikte Hakk'a raci olduğunu, dolayısıyla Fatiha'nın yarısının kul, yarısının Hakk'a dönük olduğundan bahisle, müşterek -tırnak içinde- namazın ibadet oluşunun birincinin Hak, ikincinin kul olduğunu, musallinin de yarışta ikinci gelen, anlamı taşıdığını belirtiyor. Tarik kelimesinde de kök anlamlarından birinin dövme ve bastırma oluşu biraz bundan. Bir yolda yürüyecek salîk, o yolda yürürken toprağı dövüyor ve bastırıyor. Arap dilinde çekiç anlamına gelen -yine tarikle kökteş- demir ve benzeri şeyler dövülüyor onunla. Çekiç, mitrake deniliyor. Geceleri kimsenin eve girmemesi için evin kapılarının sahipleri tarafından kilitlenmesini hatırlayalım. Dolayısıyla birileri geceleri kapısı kitlemiş olan bu evlerden herhangi birisine girmek istediğinde o evin kapısını dövmesi, çalması gerekiyor. Kapıyı çalan kişiye de tarik deniyor. Çok enteresan. Yani ilahi kapıyı, eşiği aşındıran, o kapının açılması için kapıya müracaat veren ve döven manasında.
Kur'an'da tarik tefsir ediliyor ve şöyle deniyor: "Gecedeki bu misafir, o parlayan yıldız, göklerde zahir oluyor. Yükseklik bakımından gökyüzüne çok yakın. Bu yakınlık o derece ki adeta gökyüzünün tavanını deliyormuş şekilde kendini gösteriyor. İşte onun nuru ve parlaklığı karanlıkları yırtıyor ve gözleri kamaştıracak şekilde şiddetleniyor.” Sakip, bu ayette geçen sakip, etimolojik olarak sakabe kökünden geliyor. Sakabe de anlam itibariyle vura vura delmek demek, yani nüfuz etmek. Yani benliğinde olan, nefsinde olan hakikat sırrına ulaşabilmek için bastırmak, aynı yere sürekli vurmak, delmek ve ona nüfuz ederek ulaşmak anlamında. İşte bu ayet-i celilede geçen gezegenden maksat acaba gökteki belli bir gezegen mi? Mesela Süreyya yıldızı mı? Çünkü gökyüzündeki yüksekliği ve uzaklığı dikkate alınarak zikredildiği izlenimi veriyor. Yoksa gözümüzü kamaştıracak şekilde o yıldızların parıltısını, ışıltısını da dikkate aldığımızda Zuhal, Zühre ya da Şuhab gibi gezegenler mi kastediliyor? Gökyüzünde ya da gökyüzünde var olan bütün yıldızlar mı burada maksat? Bu, bu bağlamda farklı yorumlar yer alıyor tefsirlerde. Ancak tarik ayetinden sonraki ayette tarik ve necmi sakıp şeklinde yorumlanması, tarikten mutlak bir yıldızın kastedilmediği, aksine nuruyla, parıltısıyla, ışıltısıyla insanların gözünü kamaştıracak ve zulmet perdesini, karanlık perdesini yırtacak olan bir yıldız sürüsünün kastedildiği açık. Tarik, çoğulu tarikat ya da taraik, kavramsal bakımdan Hak sırrına ulaşmak, hakikate erişmek, Allah'a ermek isteyenlere özgü davranışların, hallerin, durumların tümü demek. Kur'an-ı Kerim'de Taha Suresi'nin iki ayetinde ve bazı hadis-i şeriflerde sözlük anlamı geçiyor. Sözlükte yol anlamına geliyor ve Allah'ın farz kıldığı, zorunlu kıldığı, ruhsata asla yer olmayan hükümleri ifade eden tarik, bütün irfan kaynaklarımızda tarikatla aynı anlamda kullanılıyor. Yani yoldan kasıt Hakka eriştiren yol. Ve bu yolların yıldızların sayısınca, hatta nefeslerin ve nefislerin sayısınca olduğu söyleniyor. Bu enteresan bir durum. Biz Turuk-ı Aliye dendiğinde Hazreti Musa'nın asasını -asa insan-ı kâmil sırrıdır, İnsan-ı kâmildeki Hak sırlardan biridir- vurduğu zaman on iki pınarın fışkırdığını hatırlayalım. Bu on iki Turuk-ı Aliye’nin, on iki irfan yolunun, bilgelik yolunun bir tecellisidir. Hazreti Musa o mertebeye eriştirilmiştir. Fakat acaba sistematize edilen, kurumsallaşan, gelişen, serpilen, yayılan, Pirleriyle anılan bu on iki irfan yolunun on iki Turuk-ı Aliye'den mi ibarettir Hakka ulaşma yolları? Hayır diyor Kur'an-ı Kerim. Cenab-ı Hak ve Cenab-ı Peygamber (aleyhissalatu vesselam) buyuruyorlar ki, onlardan biliyoruz ki beyanları açık: Allah'a eriştiren yollar, nefisler ve nefesler sayısıncadır. Dolayısıyla “Erenlerin yolları inceden inceymiş, Süleyman'a yol kesen şol bir karıncaymış”. Bu inceden ince bir yol. Kendinden kendine bir oluş, bir dönüşüm, bir tekâmül ve sırlı, gizemli bir tecrübe.
Tarikat karşılığında taife kelimesi de kullanılıyor. Üstadımız cemaatle modern, dini, seküler, sosyolojik cemaatlerin tarikatla farkını -tarikat faslında yazıya döneceğiz- vurgulaması bağlamında taife kavramının cemaat anlamında olmadığını özellikle belirtelim. Nitekim Fars dilinde de yol, adet, kanun, din manalarında "rah" kelimesi kullanılır, yol kelimesi. Ayrıca Osmanlı Türkçesinde usul kelimesi kullanılır. Demincek arz etmiştim. Usûlsüz vusûl olmaz. Yani meşru bir amaca ve Hak ve hakikate erişmek için mutlaka yolların da sahih ve meşru olması ve hakiki olması gerekir. Onu üstadımız yazısında birkaç yerde vurguladı.
Tarikatı; saliki yani bir yola girmiş olanı, bağlanmış olanı hakikate götüren yol şeklinde tanımlar arifler. Bunun için de dinin, tırnak içinde zahiri kısmı olan şeriatın kurallarına uyulmasını mecburi kılar. Burada Şeyh’ül Ekber Hazretleri'nin Fütuhât-ı Mekkiyye'de bir temellendirmesi var, onu hatırlayalım. Şeriat, tarikat, marifet, hakikat... Bunun bir daire üzerinde mütalaa edilmesi gerektiğini söyler Şeyh’ül Ekber Hazretleri ve şeriat, sonrasındaki aşama tarikat, sonrasındaki aşama marifet, sonrasındaki aşama hakikat olarak nitelenirken Şeyh’ül Ekber Hazretleri buyurur ki, "Hakikat tekrar şeriatın üzerine gelir." der o dairede. Yani bundan hareketle şöyle der: "Şeriat, hakikatin örtüsü, perdesi ya da zahiri değildir, bizatihi kendisidir. O yüzden hakikate nüfuz etmek için şeriata nüfuz zorunludur." der. Yine arifler, şeriatı "Şeriat bir gemidir hakikat deryasında” buyuruyor Yunus Emre, gemiye benzetirler. Hakikat denizdir, hakikat sudur zaten imaj olarak, imge olarak. Şeriat bir gemidir hakikat deryasında. Ne kadar sahih bir algı ya da yerli bir benzetme, bakınız. Şeriat gemiye, tarikat denize benzetilir. Hakikat, o denizin içindeki incidir. Onun için gavvas olmak gerekir, dalgıç olmak gerekir.... ve ciğerinin büyük olması gerekir. Diplere kadar, işin nihayetine kadar götürme tutkusu ve arzusu ve erdemine sahip olmak gerekir, çabasına sahip olmak gerekir. Gemiye binmekten maksat denizde seyretmektir. Denizde seyretmekten maksat denizin içindeki inciye, mercana, lale ve yakuta ulaşmaktır. Ayrıca şeriatı cevize, cevizin dış kabuğuna, tarikatı ise iç kabuğuna, hakikati cevizin meyvesine benzetirler. O kırılmadan, kabuk kırılmadan, dış sert kabuk kırılmadan ve iç kabuk soyulmadan içindeki meyveye ulaşılmaz. Yine şeriatı çembere, tarikatı çemberden merkeze giden yarıçaplara, hakikati merkeze, şeriatı meşaleye, tarikatı bu meşale ile yol almaya, hakikati maksada ulaşmaya benzetirler. Yine şeriatı bakırı altın yapmaya yarayan simya ilmine, tarikatı bu ilmin kullanılmasına, hakikati ise altının elde edilmesine benzetilir. Bir arif şöyle diyor: Tarikatı şeriatsız, marifeti ibadetsiz gerçekleştirmeye çalışmayı, dinin sınırları dışında bir davranış olarak değerlendirilir. Zaten “şeriatın yolları tarikatsız bulunmaz, hakikatin yurduna marifetsiz varılmaz" diyor Hazreti Yunus. Bir bütün olarak bunu düşünmemiz lazım. Bu dört aşama aslında Kur'an'da nefsin de temel dört aşamasına, dolayısıyla dört temel esmaya işaret eder ariflere göre. Aslında üstadımız yazının ilerleyen safhasında seyrusülûktan bahsedip yazının diğer bölümlerinde de diğer yazılarında da seyrusülûku temellendirecek, açımlayacak ve ayrıntılandıracaktır. seyrusülûk, dokuz, on iki vesaire daha da çoğaltırlar bazı pirler veya arifler ama yedi temel esma üzerinden Kur'an'a dayalı olarak ondan muktebes biçimde gerçekleşen bir süreçtir. Nefs-i emmare, nefs-i levvame, nefs-i mülhime, nefs-i mutmainne, nefs-i raziye, nefs-i marziye ve nefs-i safiye olarak. Bu safiye farklı da isimlendirilir. Yani yedi esma üzerinden, hatta İstanbul'un yedi tepesini onunla ilişkilendirirler. Yedi dağ. Dağa da, insanın kendisini dağa çıkarması, bir esmanın tecellisi olarak, o esma eşliğinde esmanın elinden tutarak nefsin bir dönüşümünü gerçekleştirmesi, bir mertebeye ulaşması olarak nitelenir.
Necmeddin-i Kübrâ Hazretlerine göre kişiyi Allah'a götüren yollar: tarîk-i ahyar, hayırlı yollar; tarîk-i ebrâr, iyilik yolları ve tarîk-i şüttar diye üç ana grupta toplanır. Tarîk-i ahyar, namaz, hac, oruç, Kur'an okuma gibi ve benzeri ibadetler -Kur’an'da beş yüze yakın hatta beş yüzü aşkın- olarak tanımlanan, nitelenen ibadetlere bihakkın uymakla, yetimi gözetmek, hastayı ziyaret etmek, varlığa hürmet etmek, selam vermek, bizim bildiğimiz ibadet, kulluk formları dışında da Kur'an'da zikredilen pek çok kulluk formları vardır aslında. Bunlar tarîk-i ahyar, tarîk-i ebrâr ve tarîk-i şüttar olarak üç ana grupta toplanan yolların olmazsa olmazları olarak söylenir. Tarîk-i ebrâr'ın içerdiği bir başka boyut var, o da nefisle mücaheden. "Mücahede çekersen, müşahede edersin." diyor Yunus Emre. Nefisle cenge mücahede denir, büyük savaş. Nitekim, Efendimiz (Aleyhissalatu Vesselam) savaştan dönerken, harpten dönerken, "Şimdi büyük savaşa gidiyoruz, dönüyoruz." buyurmuşlardır. Zahiri düşmanla yapılan savaşa ise cihat tabir edilir. Çünkü Kur'an'da geçen, "En yakınınızdaki kafirden başlamak üzere harp edin" emr-i celilesini öyle arifler yorumlarlar. İnsanın en yakınındaki kafir, üstadımızın yazısında buyurduğu gibi, hakikatten perdelenmiş olan nefs-i emmaredir. Onunla cenk etmek mücahededir, büyük cihattır.
Melâmet ehlinin benimsediği bir müsemma tariki denilen yol var. O, orada cezb, aşk ve muhabbet esas alınır. Necmeddin-i Kübrâ Hazret'in bahsettiği tarîk-i şüttar bunu ihtiva eder aynı zamanda. Ruhani usulde insanın göğüs bölgesinde yer aldığı söylenen kalp ve onun içindeki ruh, onun içindeki sır, onun içindeki hafi ve onun içindeki ahfa; beş büyük latife, yani letâif-i hamse ile birlikte İsm-i Zât, İsm-i Câmi olan Allah Lafza-i Celili, zikri gerçekleştirildikten sonra iki kaş arasında farz edilen nefsin ve ardından bütün bedenin zikre katılması temin edilir. Zaten yedi esma tecelli ettiğinde, “İki kaşın arasından çekti hattı istiva” dediği Niyazi Mısrı Sultan'ın, zat arif kişinin, insan-ı kâmelin iki kaşının arasından tecelli eder, en kamil biçimde. Bu, bütün bu tarikin, yolun nihayetinde gerçekleşen bir süreçtir.