Tekrar seyrusülûk meselesi ile ilgili cümleyi hatırlayalım önce.
Burada, cemaat ile seyr u sülûk anlamındaki tarikat arasındaki farkları anlamaya çalışırken, bu ikisinin birbirlerine karıştırılmasının nedenlerini de görmek mümkündür.
Hem tarikat, hem de cemaat, bir kökene dayanır. Tarikattaki köken, canlıdır ve devinim halindedir; cemaatteki köken ise cansızdır ve durağandır. Bu farkı bir çok yoldan anlamak mümkündür, ancak bunun en açık şekilde idrakı, köken konumundaki dayanağın, o şeye dayanan bireyin tecrübesinde teşkil edilebilip edilememesiyle belli olur.
Her türlü köken ve kimlik için geçerli olan genel bir esas vardır: Eğer bir kimliğin kökeni, o kimlikle kimliklenmiş kişide, bir asıl, yani nihai esas olarak, teşhis ve teşkil olamıyorsa, yani kişi en asli köken olarak aldığı şeyi, bizatihi kendinde aynen idrak edemiyorsa, yani bu durum o köken ve birey ilişkisi için imkansızsa, o köken, bir asli kimliğin kökeni, o kimlik de bir asli kimlik olarak kabul edilemez.
Bütün oluşun özü bu. İlke olarak özü bu.
Bu ne demek?
Şimdi açımlıyor. Bizim için, anlamakta güçlük çekenler için açımlıyor.
Bu ne demek? Bu şu demek: Eğer bir kimlik asli kimlikse, o kimliğin kökeni konumunda düşünülen şey, aslını arayan biri için, nihai asıl olarak, o kişide idrake gelir. Aksi halde aslını aramaya çıkan bir kişi, o kimliği aşmak veya üzerinden atmak zorundadır; hem de kendiliğinden bir telkinle, kendi kendine.
Maalesef günümüzde tarikat adı altında son derece sorunlu, kaotik, usule uymayan şekilde,
erkânsız, ruhsuz, tırnak içinde cemaatleşme temayülleri içinde olan oluşumlar içerisinde insanlar heder oluyorlar. Ehil olmayan, kamil olmayanlarca esmalar usulünce ve miktarınca verilmeden -leblebi gibi esma dağıtılıyor- sersemleşiyorlar, alem-i cin açılıyor, orada ayrı bir kaos yaşıyor, başka bir yerde başka bir sorun yaşıyor. Maalesef yitip gidiyorlar.
Dolayısıyla asli kimliğin kökeni ile ilişkisiz bir şekilde, o kimlik asli kimlik değilse işte bu şekilde maalesef heder oluyorlar, telef oluyorlar.
Asli olmayan bir kimlik, aslını arayan biri için, zincirdir, esarettir. Kimsin dendiğinde, verilen cevaptaki isim ve özellikler, asli değilse ve kişide bizatihi teşhis edilemiyorsa, yani bu mümkün değilse, bu isim ve özellikler aslını arayan biri tarafından, çetin bir şekilde sorgulanır ve bu sorgulama neticesinde bir gün üstten baştan atılır. Aslını aramayan biri için ise bir hapishane olmaya devam eder.
Bir de şeyler var, nakilde kalan işte kitap ezberleyen. Mesela şimdi Kuşeyrî ezberletiyorlar, okutuyorlar. Tabiki faydalıdır ama Kuşeyrî Hak Sırrı'nın o kadar hermetik tutulduğu bir dönemdeki algıya sesleniyor ki bu irfanda ve tasavvuftaki, nazari sufizmdeki bilhasa kadim kaynaklarla bağlı ve takılı kalmanın çok büyük şeyleri var. Yepyeni bir dönemdeyiz. Allah alemi yıkıp yıkıp yeniden kuruyor, yıkıp yıkıp yeniden kuruyor. Nöronlar arası bağlantısallıktan tutunuz ve inanılmaz alemlerin keşfedildiği, açıldığı, kılcallaştığı, geliştiği, tekâmül ettiği bir dönemdeyiz. Şimdiki algı çok farklı. Ne yapıyorlar? İşte kalıpları ezberletiyorlar mesela. Bediüzzaman ilginç bir örnek veriyor, bir menkıbe-hikaye anlatıyor; (medrese tekke özdeşliği olan Kürt medreselerinde yetişen mollalar) genç bir yaşta molla vefat ediyor. Kabre indiriyorlar, Münker ve Nekir geliyor. “Men Rabbüke” diye soruyor. (Molla) Men ibtidâdır diye başlıyor, Rabbüke onun şeyidir falan diye gramatikal, dil bilgisel açıklama yapıyor. Bir de bu var. Yani aslında üstadımızın bahsettiği bu onlar için bir tür zincire dönüşüyor, kışırda ve kabukta kaldığı zaman. Bu yüzden aslî kimlik bir varoluş meselesidir. Hem de bu bir de kozmik düşünülmesi lazım.
Bu âlemşümul bir mesele. Belli bir coğrafyada belli insanların, belli mezhep ve dine mensup insanların yaşadığı bir süreç değil. Süluk bütün insanlık için cari bir şey.
“Bu yüzden aslî kimlik bir varoluş meselesidir. Hem de varlığını ciddiye alanın birinci meselesidir.”
Başına kainat kadar büyük bir mesele açılmış, dava açılmış.
“Bu yüzden asli kimlik, bir varoluş meselesidir; hem de varlığını ciddiye alanın birinci meselesidir. Hiçbir şekilde ertelenmesi, geriye atılması düşünülebilecek bir şey değildir. Eğer ertelenmeye ve geriye atılmaya uğruyorsa, bunun nedeni kişinin bir varoluş meselesi olmaya henüz gelmemesidir. Yani asli bir varlık olmadan yaşam sürdüğünü henüz idrak edememiş olmasıdır. Elbette bunun da nedenleri vardır. Yani kişinin bir varoluş meselesine gelmemesinin de nedenleri vardır. Mesela çok fazla ve çok çeşitli düzeylerde asli olmayan uyaranlara maruz kalmak ve alışkanlıklar esasında ve hatta harici varlıkların tayin ve tahdit ettiği ölçülerde yaşamayı temelden onay vermek gibi. Bunlar sık rastlanılan nedenlerden birkaçıdır. Bu arada hemen söylemek lazımdır ki, zaten tarikat (seyr u sülûk), tam olarak bu nedenlerin üzerinde çalışır, bu nedenlerin etkisine yönelik karşı etki oluşturur ve kişiye öncelikle bu tip zincirleri farkettirir.”
Engelleri fark etme ve engelleri ortadan kaldırma süreci, yüklerinden kurtulma süreci. Ne diyordu bir Arif ? İnsan sürekli yükleniyor hatta dünyaya yüklü geliyor aslında (nefs-i emmare) o yüklerden kurtulması lazım. Aksini yapıyor dünyaya yüklendikçe yükleniyor ve müntehir için ne diyordu? “O yükleri kaldıramayacak noktaya gelmiş birinin köktenci bir hileye kaçmasıdır.”
Halbuki tek yükümüz Allah olmalı.
“…ki böylece kişi kimsenin sorusuna cevap vermek için başka bir şeye değil, bizzat kendine gelebilsin, bizzat kendine bakabilsin, vereceği cevabın kendisi bizzat kişinin kendisi olabilsin diye.”
Şu gramerin güzelliğine bakın.
Bu nokta ilerleyen yazılarda daha açık farkedilecektir.
Sadece birinci yazının belki üçte birini ancak okuyabildik efendim. Şimdi biraz Yalçın Koç hocamın da grameriyle akraba bir edaya büründüğü bölümlere geldik.
1. “Nihai asıl ve nihai asılla alaka özelliği gösterir”.
Asli kimlikteki köken,
2. “Bu asıl, bireyle bizzat teşhise ve teşkile kabildir.”
Birinci madde yani nihai asıl ve nihai asılla alaka özelliği göstermesi geniş manada varlığın nihai kökeni ve esaslara hakkında bir soruşturma yani bir arayışla alakalıdır.
İkinci madde yani bu asıl bireyle bizzat teşhise ve teşkile kabildir.
İkinci madde bu madde ise kişinin bu köken ve esaslara asla bağlanması ve nihayetinde dönüşmesiyle alakalı, tekamülüyle alakalıdır.
“Bu iki madde aynı anda, iç içe cereyan eder. Bu cereyan eden şeye, “hakikat” denir.”
Hani hakikat tanımlanamazdı? Hani hatta Nietzsche hakikat imkansız demişti ? O kendi tecrübesinin bir yansıması, ifadesi. Arif, sülûkta her şeyi Hak görme noktasına, cem’e geldiği zaman “Allah görmekten usandım, Allah görmekten usandım” diye bağıranlar var.
“Bu iki madde aynı anda, iç içe cereyan eder. Bu cereyan eden şeye, “hakikat” denir. Yani “Gerçek” denir.”
Gerçek budur. Fethi Gemuhluoğlu’nun neden, dostluk sohbetinde “Müslüman gerçekçi olur” dediğini şimdi anlıyoruz değil mi efendim?
“Bunun içinde olanlara da “Gerçekler”, ve yaşadıkları zamana da “Gerçekler Dem’i” denir.
Dolayısıyla bu iki madde, “Gerçekler Dem’ine” ait bir icraattır.
Bundan bu yazıda daha fazla bahsetmeyeceğiz.”
Sonra sülûku ve en önemlisi cemaat tarikat farkını daha da ayrıntılandırarak devam ediyor.
Buradan da birkaç cümle hatırlayalım.
“Tarikat (seyrusülûk) bir arayıştır ve bir kimlik sorgulamasıdır.”
Üç temel soru var. Ben kimim? Neciyim? Nereden geliyorum, nereye gidiyorum ?
“Nereden gelip gittiğini bilmeyenler hayvan imiş” diyor Niyazi Mısrî Hazretleri. Bu kimliği sorguluyor.
“Bu sorgulama için tesis edilen teknikler, yöntemler, yordamlar ve yol için belirlenen diğer esaslar, bir asla bağlanır ve bu asıl, o yolda yürüyende teşhise ve teşkile kabildir.”
Muazzam bir soyutlama.
"Bu bakımdan bu köken, canlıdır, ve icraat halindedir. “
Sürekli çalışmaktadır ve her dem yeniden her bireyi de farklı biçimlerde tecrübe ettirir.
“Ve yine bu bakımdan bu köken ve esas, kaynar. Kaynayan kökene bağlanan, kendi kendine değildir; kendinden menkul değildir; aksine, bir başka şeye, bir aşkın esasa bağlıdır.
Bu esas, sülûk ehlinden bağımsız olarak, kendiliğinden kaynar, kaynar da nehirler gibi akar. Kaynaktan akan, bu esas üzerindeki yolcuya gelir ve onu dönüştürür; çünkü akan şey yolcunun ve onun yolunun kendidir.
Bu bakımdan tarikatın zamanı (şimdi anlıyoruz değil mi?) kapalı devre işleyiş değildir; açık kaynaktan devreden bir dönüşüm cereyanıdır.”
Bir deverandır.
Bu iki nokta, yani dayanak ve işleyiş farkı, cemaat ile tarikatın zemin ve çatı farklarıdır.
(Bakınız) nasıl bir sistematik kurdu
“Bu farklar, kişiler üzerinde, teşbihen söylersek, binanın kendisinde tezahür eder.
Cemaatin tanımında bulunan “parça-bütün ilişkisi” ile tarikatın tanımında bulunan “yolcu ile yol gösterenin yolculuğu”, bu noktayla alakalıdır.
Bunları da esasları itibariyle tanımlamak gerekir.”
Diyor ve tanımlıyor.
Sona gelelim efendim. Uzunca bir dönemi geçtik. Özetliyor, bakın baştaki argümanları ortalarda serimledi, açımladı. Sonda o belirlediği kozmik esaslara bağladı ilkeleri. Tekrar döndü.
Şöyle buyuruyor:
“Tarikatı cemaatten ayıran husus, seyr û sülûktur.”
Çünkü asıl olan Hakk'a ulaşmaktır.
“Eğer seyr ve sülûkun asıl anlamları ve asıl faaliyetleri iptal edilir ve söylem, kılık, kıyafet, rit ve mit ile tarikat iddiasında bulunulursa, bu tarikat, oraya bağlanan kişinin kendi hakiketine giden yol değil, cemaate giden yol olur.”
Üstadımız bunu o kadar güzel ifade ettiler ki bakın; tarikatı cemaatten ayıran -önce esas ilkeyi vazetti- seyr û sülûktur.
Yani hayvani benlik, insani ruha dönüşmediyse, dönüşmüyorsa o cemaattir. Dönüştürmüyorsa tarikat değildir. Adı tarikat olmuş, başka bir şey olmuş. Ne önemi var?
“Eğer seyr ve sülûkun asıl anlamları ve asıl faaliyetleri iptal edilir…”
Günümüzün en yakıcı, en genelleşmiş sorununu teşrih ediyor, neşter vuruyor ve belirleyerek, doğru soruyu da sorarak doğru cevabı veriyor.
“…iptal edilir ve söylem, kılık, kıyafet, rit ve mit ile tarikat iddiasında bulunulursa, bu tarikat, oraya bağlanan kişinin kendi hakiketine giden yol değil, cemaate giden yol olur.”
Bunu bu sarahatte, bu incelikte, bu özgünlükte, bu açıklıkta ve güzellikte ifade eden ben başka bir yazı ne okudum ne de müellif biliyorum.
“Cemaatin yolu ise, hayatı olmayan ölüm, uyanışı bulunmayan uykudur.
Asli anlamı olan seyr ve sülûka geri dönmeyen tarikatın içinde ne marifet vardır ne de hakikat. Ancak bu asıl anlamı muhafaza eden veya yeniden açan tarikatın içi, marifet ve hakikattır ki, bunlar sahili bulunmaz ummanlardır; ne anlatmaya söz yeter ne anlamaya ömür.”
Çünkü Hakk’da seyr’in sonu yoktur.
Hakikat ve marifet yolu, garip kalmayı göze alabilenin yoludur. Yani, bu, garipler yoludur. “Ne mutlu o gariplere!”
Herkesin dilinde vird-ü zeban olmuş “ne mutlu o gariplere”. Ne demekmiş bakınız: “Hakikat ve marifet yolu garip kalmayı göze alabilenin yoludur. Yani, bu, garipler yoludur.”
Teni bedeninde garip olanın yoludur. “Ne mutlu o gariplere!” diye bitiriyor. Efendim Allah razı olsun üstadımızdan lütfetmişler. Çok hadsizlik ettik, sürç-i lisan ettik affola. Bu sözden sonra bir şey söylemiyor hakikaten.
Hakkı talep etmek garipliktir.
İş başa döndü.
Hak razı olsun efendim.