Podcast

Seyrusülûk - I (B6) Ahmet Turan Esin - Sadık Yalsızuçanlar'ın Yorumuyla

Evet burada üstadımızın bahsettiği seyrusülûk söz grubuna ilişkin biraz dipnotlar düşmeye gayret edelim, belki kısmen faydası olabilir. 

Malum, lügatte yola girmek ya da yolda yürümek başka bir şeye nüfuz etmek, katılmak, oraya intikal etmek, geçmek anlamlarına geliyor sülûk. Meslek kelimesiyle de kökteş. İrfani gelenekte, sözlükte insana Hakk’a ulaştıran ibadet, fiil, davranış, hareket, amel, tavırların tümü manasında kullanıyor. Dolayısıyla hani tarik ve tarikat kavramlarından çok daha kapsamlı bir tabir sülûk. Yani tarik dediğimiz bir mürşidin etrafında toplanan, ona intisap eden müridlerin ve muhiblerin, tabiri caizse tasavvufi bir topluluk olarak yürümeleri, yol almaları ama sülûkta böylesi bir kategorik ya da kurumsal bir şeyin varlığı şart değil. Yani erenler mesela birini seçip rüya tarikiyle onu yürütebilirler. 

Yaşamına baktığımda mektuplarına, sözlerine, Tevfik İleri’nin böylesi bir sülûk ehli olduğunu hissediyor gibiyim. Çünkü şu noktaya kadar gelmiş, bu artık hani ekmel değilse de kamil bir davranış. 27 Mayıs sabahı 1965’in o meşum kanlı darbe sabahı evinden saat beş buçuk altı gibi alınıyor evlatlarının gözü önünde. Hakaretler ediliyor, affedersiniz tükürülüyor, yumruklanıyor sırtından filan. Ve iki dava açıyorlar aleyhine, birisi -Allah insanı iddiasından vururmuş- suistimal davası. Bir kez bile evlatlarından birini, herhangi birini devletin tahsis ettiği makam aracına bindirmemiş. On yedi yıl mühendislik, on yıl bakanlık yapmış, ikisi yatırım bakanlığı. Vefat ettiğinde ailesi kirada yaşıyor. Maaşıyla ay sonunu getirememiş hiçbir zaman. Mali tahkikat yapıldığında üç bin lira bir kayıt çıkmış, Sümer Bank'tan aldığı bir halının kalan taksitli borcu. Böyle bir zata devlet malını suistimal davası açıyorlar, bundan beraat ediyor gerçi sonunda ve çok seviniyor. İkincisi ise nişanlıyken müstakbel eşine “önce milletimizi memleketimizi seveceğiz” diyen, memleketine ve milletine kendini tasadduk eden bir kişiye anayasal nizamı tebdil ve tağyire teşebbüsten dava açıyorlar, müebbet hapse mahkum ediyorlar. Yani hıyaneti vataniye davası. Bunlar tabi kanser olmasında çok etkili oluyor ve pankreas kanseri bütün vücudu sardığında ıstırab içinde otuz beş kırk kiloya kadar düşerek acılar içinde vefat ediyor 31 Aralık 1961 gecesi.

Vefat etmeden 10 gün önce Samiha Ayverdi, Samiha annemiz ziyaretine gidiyor Ankara Hastanesi’nde. Oksijen cihazına bağlanmış, bir deri bir kemik, ağzı burnu yaralar içinde, gözleri yuvasına düşmüş bir haldeyken, konuşamıyor güçlükle böyle gözleriyle işaret etmiş, Samiha anne eğilmiş ve söylediği bir cümle var, zorlukla söylediği; “Biliyor musun Samiha,” demiş, “sırtıma inen o yumrukları da artık seviyorum.”.

Bir tarikata intisabı yok Tevfik Bey'in, eşinin var. Eşi Kenan-ı Rıfai Hazretleri’nin, o ulu sultanın dervişesi imiş. O da öyleydi, kâmil bir insandı, zâttı ama Tevfik Bey işte sülûk ehli, enteresan. Yani bir tarikten geçmemiş, böyle zatlar çok. Hani bunlara Üveysi filan deniyor, Üveysi kategorisi dışında da böyle insanlar vardır, sülûk ettirilirler. Seçer yani Cenab-ı Hakk bir gönlü, seçer bir kulunu.

Yani malum "Beni arayan beni bulur, beni bulan beni bilir, beni bilen beni sever. Beni seven bana aşık olur, ben bana aşık olan aşık olurum, aşık olduğumu öldürürüm, onun diyeti bana farz olur, onun diyeti benim”. Nefsine, “Canına kıymazsan seyahat etme.” diyor (Neyzen Tevfik), onlar canına kıyarlar, kendilerini tasadduk ederler yani. Dolayısıyla onların şehitlerde olduğu gibi bilmeleri görerek, görmeleriyle gerçekleşiyor, şahit oluyorlar. Malum bir arif zât anlatırken diyor ya “Kimdir şehit ?” hani Mehmed Akif hazret “Sen şehit oğlusun, incitme yazıktır atanı” diyor ya. Şehit oğlu olmak nedir, şehit kimdir diye sorarak şöyle cevap veriyor bir arif kişi; “Şehit görendir, görerek bilendir, görerek bildiğini söyleyendir, şahit olarak bildiğini söyleyendir. Şehit, hazreti Azrail Aleyhisselam başına geldiğinde ‘Sen git, beni bu meydanı gazada bu hale getiren sahibim gelsin, onu görmeden canımı vermem’ diyendir. Sen böyle birinin oğlusun. Sana atalarını kötüleyenlerin nesebine bak.” diyor.

Şimdi efendim bu da sülûk ehli bakınız. Def'aten, bir anda, berk gibi yani şimşek gibi Hakk’a vasıl ettirilenler, şehitler. Düşünün mesela yirmi yaşında bir delikanlı gidiyor, hiçbir doğru dürüst dini eğitimi yok, ibadeti belki kusurlu, hatası, sevabı, günahı çok. O meydanı gazaya Hak iştiyakıyla atılıyor ve canını tasadduk ediyor. İşte def’aten, bir anda Hakk’a vasıl ediliyor, bu sülûk ehli mesela. Dolayısıyla sülûk, yol anlamına gelen tarikten ve tarikattan daha kapsamlı bir kavram diyebiliriz ki üstadımız yazısında zaten bunu ima ediyor.

Sülûk ilmi, yani burada tabi seyr-i sülûk yani seyir ve sülûk iki kavramdan bahsediyoruz. Bu seyirle alakalı da Ayet-i Celîle'yi hatırlayalım. Biz onlara bütün nefsinin, nefislerinde ve ufuklarımızda bütün hikayeyi göstereceğiz mealinde bir Ayet-i Celîle (Fussilet, 41/53) var. İsra yani bu yolculuk, gece yolculuğu. O seyir meselesi nefsin bütün aşamalarını, hallerini seyretmek, duyular açılınca da bütün hakikati seyretmek. Hakk’ı bütün varlıkta seyretmek, bütün varlık tabakalarında, varlıklarda, zerreden küreye, karıncadan deveye, her şeyde Hakk’ı seyretmek. Ahmet Amiş dedemizin buyurduğu gibi, “Ağaca ağaç, taşa taş, kuşa kuş nazarıyla bakarsan taş olur, kuş olur, ağaç olur.  Hak nazarıyla bakarsan Hak olur.”.

Bir başka spekülasyon var; sudan İnsan-ı Kâmil’e nasıl bizim bir maceramız varsa -Hakk’ın ilk surette gelişi su ile- nihayeti İnsan-ı Kâmil. Bu vücut mertebelerini seyretmek, önceki vücutlarını veya varlık oluşlarını seyretmek. Sülûk anında sülûku esnasında seyretmek.

Şeyh-i Ekber hazretleri, katılmak, intikal etmek anlamını veri alıyor, esas alıyor ve sülûku “mana, suret ve bilgide bir yerden başka bir yere intikal etme, bir makamdan başka bir makama intikal etme, makamlar üzerinde, mertebeler üzerinde algı ve varoluş düzeylerinde yürüme” şeklinde tanımlıyor. Şeyh-i Ekber hazretlerine göre sülûk, bir ibadet menzilinden başka bir kulluk menziline; surette sülûk ise manada, bir manadan bir manaya, Allah'a yakınlaşmak için farz kılınan bir amelden, emir ve nehiy şeklinde Allah'a yakınlaşmayı sağlayan başka bir amele…Bilgide süluk ise bir makamdan başka bir makama, ilahi isimlerden bir isimden başka bir isme, bir tecelliden başka bir tecelliye, bir nefisten başka bir nefse intikal olarak, Fütuhat’ın ikinci cildinin üç yüz sekseninci sayfasında zikrediyor. Hazret, sülûk ve sâlik'in amacına ve Allah'ı bilmedeki mertebesine göre farklı türlere ayırıyor: 

Nefsiyle sülûk eden, 

Rabbiyle sülûk eden, 

hem nefsiyle hem Rabbiyle sülûk eden

ve sâlik olmayan sâlik 

olarak tasnif ediyor ve nefsiyle sülûk eden sâlikin, “Kulum ben onu sevinceye kadar nafilelerle bana yaklaşır” kudsi hadisinde (Sahih-i Buhârî - 6502) belirtildiği üzere, Hakk'ın sevgisine ulaştıran nafile ibadetlerle kendi başına Hakk'a yaklaşmaya çalıştığını belirtiyor. Bunları hakkıyla yerine getirip, hadisin ikinci kısmındaki “Onu sevdiğimde gören gözü, işten kulağı olurum” manası uyarınca da Hak ile gören, Hak ile işiten sâlike “Rabbiyle sülûk eden sâlik” diyor.

Böylece o nevâfillerin yakınlaştırmasının getirdiği o mertebeye, Makam-ı Cem’e ulaştığını belirtiyor. Hem nefsiyle hem Rabbiyle sülûk eden ise Kurb-u Nevafil mertebesine vardığında, Hakk'ın işitme ve görme gücü olduğunu zevk bakımından idrak eder diyor. Sâlik olmayan sâlik ise, “Attığında sen atmadın fakat Allah attı.” ayetinin mazharıdır diyor.

Yani “Aşk'tan söyler bu dilim, Hak'tan söyler bu dilim”, “Yunus değil bunu diyen, kendiliğidir söyleyen”, “Göz ne şaştı ne de başka bir yöne baktı”“Attığında sen atmadın fakat Allah attı” sırrına mazhar olana da sâlik olmayan sâlik diyor.