Podcast

Seyrusülûk - I (B5) Ahmet Turan Esin - Sadık Yalsızuçanlar'ın Yorumuyla

Gökte uçarken seni indirdiler
Çâr‐ı unsur bendlerine urdular
Nûr iken adın Niyâzî dediler
Şol ezelki itibârın kândedir
-Niyâzî Mısrî

Nur-u İlahi bizim ham maddemiz, Allah kendi nurundan yaratıyor, izhar ediyor. O nur, ait olduğu o küllî nura, küllî idrake, küllî varlığa, küllî şuura iştiyak duyuyor, aşık oluyor, onu arıyor.

Karşıda görünen ne güzel yayla
Bir dem süremedim giderim böyle
Ela gözlü Pirim sen himmet eyle
Ben de bu yayladan Şah'a giderim"

İnna lillah ve inna ailehi racûn. Yayla, o hasret yaylası nedir? Dünyadır yayla, dünya gurbetine gelmiş, yaylaya çıkılır inilir, değil mi efendim, orada kalınmaz. O dünya gurbetinde işi bittikten sonra, yani yaylada işi bittikten sonra tekrar vatanına rücu etmek durumundadır. İşte neyistandan koparılan bir kamışın inleyerek, dağlanarak, yedi esmâdan kinaye, yedi mükellef huzurdan kinaye, yedi yerinden delinerek, inleyişi gibi o, hakkın biz söyleyen dili oluruz, noktasına gelerek, hakkın sesiyle, nefesiyle inleyişi gibi tekrar neyistana duyduğu, yani vatanla, hubbul vatan minel imani işte bunu da ifade eder. hem yaşadığımız memlekete âşık olacağız, seveceğiz Tevfik İleri gibi, değil mi efendim, eşine ne diyor nişanlıyken: 

"Birbirimize ebedi ve aşkla seviyoruz, evleneceğiz, pek mes'ûd olacağız, bir tek şartım var önce milletimizi, memleketimizi seveceğiz sonra birbirimizi seveceğiz. Milletimize ve memleketimize duyduğumuz aşk, birbirimize duyduğumuz aşka mukaddem olmalı.

Bu hubbul vatan minel iman sırrının bir boyutu; asli boyutu nedir? Allah'a özlem duymamız, hasret duymamız, onu aramamız, bütüne katılma arzusu, iştiyakı içinde onu aramamız; işte burada arayan ve aranılan bağlantısı vardır tarikte.

Bakın cemaatte farkın çok tebellür ettiği bir kategoriye geldik şimdi. Cemaatte menfaatle insiyaki bir şekilde bir araya toplanıp, bir kuru kalabalıktan bahsediyoruz, bir çeteden, çeteleşmeden bahsediyoruz, vasat insanlar cennetinden bahsediyoruz; burada İsm-i Ferid’e tam mazhar Ferid'in tecelli ettiği bireyin, hakiki manada bireyin tecelli ettiği bir kozmik yolculuktan bahsediyoruz, kozmik oluştan bahsediyoruz ve bu kendinden kendinedir, hakkın kendinden kendine deveranı. 

Bu bağıntı yine çok derinlerde, çok özel yerlerde, her bir kimse için duygulu, manalı hisler uyandırır.

ne kadar şiirsel ifade etmiş değil mi efendim?

“Aramayı ve aranılanı düşünmek, apansız tanıdığımız şeyler duyurur bize.”

Bu yolda sürprizler çok karşımıza çıkar.

Bu yolda acayib çok, sen acebe aldanma
Acayib anda ola dost yüzünü göresin” diyor Hz. Yunus. 

“Bunları yakından tanırız, ama hemen hiçbir zaman incelemesini yapmayız” 

Çünkü o adeta denizin üzerinde uzanır ve uyuşuruz, uyuşmak isteriz. Yani o akışa kendimizi bırakmışızdır. O akışın zaten güzelliği, o akışın inceliği, o akışın biricikliği bize yeter fazlasıyla. İşte buna arifler neşve diyor efendim. İlahi keyif. 

“Bunları yakından tanırız ama hemen hiçbir zaman incelemesini yapmayız ve yapamayız.”

Bu da bize Abdülhak Hamid Tarhan'ın şiiri tarif edişini anlatıyor. “Bir şiiri manasını anlamak için tahlil etmek, bir kuşun etini yemek için onu öldürmeye, kesmeye benzer” diyor. Bu inceliği ima ediyor. 

Ancak eğer tarikatı, temelleri ve mahiyeti itibariyle ve hangi ihtiyaçlar sebebiyle anlamak istiyorsak, bu yakından tanıdığımız hisleri bir kenara bırakamayız.

Çünkü bu bir hissiyattır. Pozitivizmin körlüğü de işte bu insanın ruhuna mahsus şiiriyetin ihtiva ettiği hislerin hissiyatı tanımamaktan görmemekten geçiyor. Bu yüzden pozitivizm çuvallamıştır. Ve insanın ruhunu tariften ve doyurmaktan ve seslenmekten aciz kalmıştır. Hem üstadımızın bu ifadelerinde hem de Yalçın Koç hocamızın Anadolu Mayası'nda bunun ayrıntılarını meraklı dostlarımız bulacaklardır. 

Çünkü bu, yolun ve yolcunun ne olduğunu anlamanın bir yoludur.” 

Şu cümlenin güzelliğine bakın, bunu tekrar okumak istiyorum. Çünkü bu yolun ve yolcunun ne olduğunu anlamanın bir yoludur. Bu bana Bediüzzaman'ın bir cümlesini de hatırlattı. 

Bir nakışta bin nakşı nakşeden nakkaş.” 

Daha yalın ve kendine mahsus grameri içinde üstadımız bu belagatı ortaya koydu. 

bir kimsenin nasıl bir durumda olduğunu, nasıl bir yerde durduğunu görmek, bu yüzden, bilmek gerekmektedir. Çünkü bulunacak şeyler, yolcuyu yola getirecektir.”

İnsanın nasıl yola geldiğini anlatıyor değil mi efendim? 

Sadece işaret etmekle yetinirsek, bir muhtaç olma, bir kayıp olma, bir ayrılık halinde olmak durumları düşünülmeden bir arayıştan söz edilemez.”

İhtiyaç duyacağız, kaybolacağız bulabilmek için ve ayrılmış olacağız. Ayrılık ruhsal bilinci parçalayacak, yeniden bilincimizi inşa edecek bir yolculuğa ihtiyaç duyacağız. 

"Bunlardan “ayrılık”, yolcunun zaten en temel diğer durumudur.”

Biz ayrılmışız, şair dünyaya fırlatılmışız diyor ve gökte uçarken yere indirdiler diyor. Göklerden tertemiz indim diyor Aşık Veysel Baba. 

Ve yolcu dendiğinde, arayış dendiğinde hissedilen küskün, efkârlı ve hasretli hislerin asıl nedenidir. Bu kavram özelinde ileride daha fazla duracağız.

Diğer yazılarında bunu yapıyor üstadımız. 

Bağlama dönersek, arayışın, yani arayışa girenin aslında evvela muhtaç olduğunu, bir kaybının bulunduğunu, bir ayrılık içinde olduğunu farkederiz.

Veysel Karani Hazretler'in niyazını hatırlayınız, münacatını. Ya Rabbi ben fakirim sen zenginsin, ben acizim sen kudretlisin, efendim böyle devam ediyor. Yani muhtaç oluşunu zaten münacatın, duanın temel gramatolojik ayrımı buradadır. Muhtaçlığı hissetmiş olmakla muhtaçlık hissiyatını ifade etmiş olması duanın. Mesela Ebu'l-Hasan Harakânî Hazretleri bunu birkaç adım daha ileri götürerek şöyle diyor: “

Benim hangi günahım senin rahmetinden büyük olabilir ki? Beni affeyle.” diyor. İşte muhtaç oluşun çok cüretkar, çok ileri boyutta bir yansıması diyebiliriz bu ifade için. 

“Bildiğine, elinde bulundurduğuna, ayrı olmadığına inanan birinin arayışa girmesi gerekmez. Arayıştan çok fazla bir şey anlaması da beklenmez. Bu nedenle tarikat muhtaçların, kayıpların, kaybedenlerin, ayrılık yaşamışların dualarına hitap eden bu duayla uyumluluk gösteren bir şeydir ve kaybetmeyi ayrılığı ve ihtiyacı tatmamış, duymamış ya da artık tadamaz, duyamaz duruma gelmiş olanlara gelmesin. Nasıl gelsin?”

Tarikatın doğasının, bu denli derin ve şiirsel ifadesine ben ilk defa rastlıyorum efendim.

Kaybetmenin ve bilhassa ayrılığın tadını almamış biri aramak için hiç yol çıkar mı? Bunu düşünemeyiz. Bu nedenle tarikatı buna benzer koşullar bağlamında tasavvur edemeyiz. Tarikat burada değildir. O, kayıtların, kırılmışların, ayrılık sızısı yaşayanların kendi kendinden buldukları bir şeydir.” 

Yani ızdırar lisanı der eskiler, o zorunlu hale gelir, bıçak kemiğe dayanmıştır artık. O noktaya gelmişse Cenab-ı Hak o kulunun imdadına erişir ve O ona buldurur. 

Buradaki genel ifadeleri şimdilik kayıt ve istisnalarla karalamak istemiyoruz. Alelıtlak bir şekilde her kim kayıplık duyuyor, ayrılık sızısı yaşıyor, gönlünde burukluk, kırıklık buluyorsa yola gelmeye, yola çıkmaya uygun biridir.”

Yani kanadı kırılmış biridir, kuştur. Kanadı kırılmadan o yolda ilerleyemez. O yola zaten giremez, ilerleyemez. Yitirmeyen bulamaz. İnsan gerçek kendini kaybede kaybede bulur. 

Bu açılardan bakmaya devam edersek” diyor üstadımız “tarikatın aynı zamanda bir mücadelecilik, bir savaşçılık tabiatı istediğini görüyoruz, görmekteyiz.

İşte "Mücahede çekersen müşahede edersin" demesi bu yüzden Hazreti Yunus’un. 

Ayrılığa ve kayba uğramışlar, yola çıkarak, yola düşerek harekete geçmişlerdir. Yani tarikat, kumaşı, savaşa, çabaya, emek vermeye uygun olanların, savaşı ve mücadeleyi göz alabilenlerin uğraşıdır.” 

Allah emek yemeyeceğine göre ne kadar emek çaba gösterirse o kadar o yolda hızlı yürüyecektir. 

Bu şekilde ilerleyerek, (bu temellendirmeler çok önemli) tarikatın değil cemaat olmak, cemaat olmaktan kurtulmaya yönelik başlayan bir ihtiyacın neticesinde oluştuğunu tafsilatıyla görmeye başlarız. Tarikat çok temel bir insan ihtiyacının, ontolojik bir ihtiyacın, insan davranışının ve insan hayatının kendiliğinden beliren bir doğal mücadele ve ilerleme sürecidir.” 

Yani o derenin okyanusa ulaşma çabasıdır, onu su kasidesinde Hz. Fuzuli üstadımız ifade ettiği bu kozmik tecrübeyi şiirinde anlatır. 

Desti Bûsi arzusuyla, o eli öpme, Hakk'ın elini öpme arzusuyla yanarsam, yana yana ilerlersem başın taştan taşa urup gezer avaresi su, diyor. 

İşte arayış böyle bir şey. Yani kırıklığın, hasretin, kaybetmenin, yitirmenin, iştiyakın, aslında ulaşmaya çalışmanın hikayesi böyle bir şey. Dolayısıyla ontolojik bir ihtiyaç. 

Hiçbir şekilde hafiflik, ezber ve alışkanlık ürünü gelişigüzel bir yaşamla bağdaşmayan bu yolun, bu özellikleriyle alakası olmayan bir şekle büründürülmesi kabul edilemez.

Günümüzde maalesef tarikat diye tanımlanan, isimlendirilen yapıların temel sorunu bu. 

Tarikat konusunu kendi aslıyla alakasız şekillere bürüyenlerin, bu konudaki temel hataları, tarikat ile cemaat kavramlarını eşitlemeleridir ve tarikatı asılsız tanımlamalarla belirlemeye çalışmalarıdır.

Şimdi üstadımız yazısının ilerleyen bölümünde seyrusülûk meselesine geliyor ve şöyle diyor: 

“Tarikatı tanımlamadan önce tekrar hatırlatalım. Tarikat ile seyrusülük'u kastediyoruz.
Tarikat (seyrusülûk); “kaynak”, “yolcu ile yol gösteren” ve “açık devre dönüşüm” esasında faal olan, bir “olmak” yolu’dur.”

"Dünyaya ölmek için değil, olmak için geldiniz."
Hazreti Yunus. 

“Cemaati ise şöyle tanımlamıştık:

Cemaat; dayanak, parça-bütün, ve kapalı devre işleyiş esasında varlık sürdüren bir oluşumdur.”

Tarikatı nasıl tanımladı üstadımız tekrar hatırlayalım? Tarikat, kaynak, dayanak değil, kaynak, kaynağa dayanıyor. Yolcu ile yol gösteren arasında bir tecrübe ve açık devre dönüşüm. Kapalı devre işleyiş değil, açık devre dönüşüm. Bu esaslarda faal olan bir olmak yoludur. 

“Cemaat ise dayanak, parça bütün ve kapalı devre işleyiş esasında varlık sürdüren bir oluşumdur.”

Burada, cemaat ile seyri sülük anlamındaki tarikat arasındaki farkları anlamaya çalışırken bu ikisinin birbirlerine karıştırılmamasının nedenlerini de görmek mümkündür. Hem tarikat hem cemaat bir kökene dayanır. Tarikattaki köken canlıdır ve devinim halindedir. 

Herdem yeniden doğarız bizden kim usanası.

“Cemaatteki köken ise cansızdır ve durağandır. Ölüdür. 

“Bu farkı birçok yoldan anlamak mümkündür.”

Şimdi burada üstadımızın bahsettiği seyrusülûk kavramına girmeden önce tam da burada aslında Hazreti Yunus'un bu sülûknamesini, yol şiirini hatırlamanın belki vakti diyebiliriz. Ne diyor Hazret? Şiiri baştan sona bir okuyayım. 

"Sûretten gel sıfata, Onda mana bulasın.
Hayallerde kalmagıl, Erden mahrum kalasın

Bu yolda acayip çok, Sen acebe aldanma. 
Acayip anda gele Dost yüzünü göresin

Aşk kuşağın kuşangıl Dostun yoluna vargıl.

Önce muhtaçlık durumu ve hasret, muhabbet dostun yoluna var gıl. 

"Mücahede çekersen Müşahede edersin." 

Bir savaş var işin tabiatında. Bundan aşkın şehrine, yola girdiği şehir gönül, hak sırrı, 

Bundan aşkın şehrine Üç yüz deniz geçerler

Şimdi bir sembolizasyon kuruyor.

Üç yüz deniz geçü ben, Yedi tamu bulasın.”

Yedi cehennem, nefsin yedi aşaması.

"Yedi tamuda yangıl

bu yedi cehennemde ateşte yan.

"Her birinde kül olgıl

Çünkü külle karışacaksın. Onun için kül olman lazım, yanman lazım. 

"Vücudun orada kogıl

kişisel algını terk et, benden kurtul. Hakiki varlığa, hakikate yokluktan geçilir. Yok olmayan var olamaz diyor şair. 

"Vücudun orada kogıl, Ayrık başka vücut bulasın

Vücud-u ebedi, vücud-u ezeli bulasın. Şimdi yolu tanımlıyor bakınız, aşamalarını. 

"Hakikattır hak şârı

Şar şehirden bozma bir kelime, hak şehri hakikattır. 

"Yedidir kapıları

Yedi esma, 

Dergâhta yazılıdır Gidip kudret göresin

birinci esmada 

Evvelki kapısında Bir kişi olur orada.

Sana eydür, beri gel. Olmaya ki varasın"

Benimle yetin. Nefs-i levvameye gel, benimle yetin. Nefs-i emmareden, nefs-i levvameye çıkmak dünyanın en zor şeyi. Ondan daha zor olan nefs-i levvamede tutunabilmek. Çünkü sık sık sahte tarikler, salikleri, o gariban salikler, maalesef nefs-i levvameye geçerler, kendini kınayan nefse geçerler, o algı düzeyine, benlik düzeyine, orada tutunamaz tekrar emareye düşerler. 

O esma tecelli ettiğinde sana bununla yetin. 

"Sana eydür, beri gel. Olmayaki varasın

aman onunla yetinme. İkinci kapısına geç. 

İkinci kapısında iki tane arslan var karşında 
Niceleri korkutmuş, olmayaki korkasın

Yürü hakkın inayetiyle, izniyle. Çünkü kader gayrete aşıktır. Sen ne kadar gayret edersen insan için emeğinden fazlası yoktur. İnsan için emeğinden fazlası yoktur. Ve Allah emek yemez. Ne kadar gayret edersen inayet-i hak o kadar erişir. Zaten secde et yakınlaş, alak suresi. Kendi gayretimizde ancak kurbiyet kesb edebiliriz, yakınlaşabiliriz. Ama akrebiyet ancak lütf-u ilahi ile olur. 

"Üçüncü kapısında (üçüncü esmada) iki canavar var, (ejderha var)
Sana hamle ederler. Olmayaki dönesin.” 

Korkup da, eyvah ben bununla baş edememi bu düzeyi, benlik düzeyini aşamam diye korkma, kaçma. 

"Dördüncü kapısında Dört pirler vardır onda.
Bu söz sana rumuzdur Gör ki delil edesin

Araya bir sır sıkıştırdım diyor. Bunu diyor ancak yaşayınca görürsün. 

"Beşinci kapısında Beş ruhban vardır orada.
Türlü meta satarlar.”

Metalar mallar verirler, satarlar. 

Olmayaki alasın"

Onlarla da kalma. Onlara da kanma. Altıncı kapısının en zorlarından biri bu altıncı esma.

Bir huri oturur orada"

Öyle bir esmanın hüddamı, öyle bir kudret elde edersin ki. Hah bitti iş zannedersin. 

"Hayır, sana ey dur gel beri,

benimle yetin diyecektir sana. 

Olmayaki varasın

Görüyor musun yolun tekinsizliğini? Ne kadar tekinsiz, hatarlı, zor. İşte o yüzden erenlerin yolları inceden inceymiş. Süleyman’a yol kesen şol bir karıncaymış

"Çünkü sen anda varasın O huriyi alasın” 
O kudreti, o manevi kuvveti alasın. Onunla yetinesin

Bir vayeden ötürü yoldan mahrum kalarsın

Çok önemli. Bu yüzden bir şeyden dolayı, aslı olmayan bir şeyden dolayı seni kandırıyor yani, aldatıyor. 

"Yedinci kapısında Yediler oturur orada.

Biliyorsunuz bu rakamların metafiziğinde, sayıların gramerinde Annemarie Schimmel merhume çok güzel anlatıyor ayrıntılı bir şekilde. Efendim üçler besmele sırrı. Uluhiyet, Rahmaniyet ve Rahimiyet tecellisi, kamiller. Yediler Ahyar grubu tabir edilir. Pirler genelde, yani Şeyh-i Ekber Hazretleri gibi Abdülkadir Geylani Sultan gibi. O yediler oturur yedinci kapısında. Artık mutlak hayra geçersin. Gözün ne şaşar ne de başka bir yöne bakar. Şerre kabiliyetin kalmaz. Şerre kabiliyetinden kurtulmuş olursun. 

Sana derler kurtuldun

Müjde verirler, 

Gir dost yüzünü göresin

Yolu sonunda varılan bir şatonun odası gibi anlatıyor değil mi efendim? Büyük yapının odası gibi. Oraya gideceğiz, olay bizim sanki dışımızda cereyan ediyor. Orada hakkı göreceğiz, cemali göreceğiz. 

"Çün içeri giresin Dost yüzünü göresin.
Enel hak şerbetini Dost elinden içesin.

Hatırlayın hikayeyi. Makamati't Tuyûr’u, kuşların makamelerini, hikayelerini, içeri giriyor Anka, ayna çıkıyor karşısına, aynada kendini görüyor. İşte “bu yolda çok acayip anlama sen, acayip andan gelen dost yüzünü göresin” Aslında biziz değil mi efendim? Kendimiziz. 

"Şu dediğim sözlerim Vücuttan taşra değil

Kendi varlığımdan dışarıda değil. 

Tefekkür kılar isen Cümle sende bulasın

Sen de bulasın, sende bulasın. 

"Yunus iş bu sözleri Hak varlığından söyler

Bu benim bireysel, kişisel algımla söylediğim sözler değil. 

Yunus değil bunu diyen Kendiliğidir söyleyen
Yunus iş bu sözleri Hak varlığından söyler
İster isen kânını (kaynağını arıyorsan) miskinlikte bulasın"

Yani her türlü rububiyet vehminden kurtulmuş kişiye miskin diyoruz. Literatürde ona kul denir. Bütün rububiyet vehimlerinden kurtulan kişiye kul denir. İşte bakın üstadımızın bu muhteşem yazısında, seyrusülûk faslında bahsettiği süreci, hikayeyi, bütün macerayı Hazreti Yunus Nutk-u Şerif’inde pek güzel özetlemiştir.