Efendim, merhabalar. Bu sohbetimizi kıymetli üstadımız Ahmet Turan Esin Beyefendinin üç bölümden oluşan, tarikat ve cemaat farkını temellendirdiği ve ayrıntılandırdığı yazılarından birincisine ilişkin yapıyoruz, yapmaya çalışıyoruz daha doğrusu. Bu güzelim yazıların ayrıntılarına, mantığına, argümanlarına sızmaya çalışacağız, anlamaya gayret edeceğiz. Belki birazcık dipnotlandırmaya çalışacağız, çabalayacağız.
Bu son derece kritik bir mesele. Türkiye'miz açısından da bütün insanlık açısından da tarikat ve cemaat arasındaki farkın temellendirilmesi, esasa bağlı olarak, merkezi fikriyata bağlı olarak bir fikriyat ekseninde, hakikat ekseninde temellendirilmesi, tanımlanması ve analiz edilmesi son derece kritik bir mesele. Bunu Ahmet Turan Esin Beyefendi gerçekten büyük bir vukufiyetle, sarahatle, son derece ikna edici argümantasyonlarla gerçekleştiriyor. Yazının birincisinin girişinde bir motto var. Hazreti Ali Efendimizden, Keremallahu Veçhe'den bir nakil: " Talebul hakkı gurbetün." buyurmuşlar. Hakkı talep etmek gariptir. Zaten yazının sonunda da "Ne mutlu o gariplere!" diye bir yazı bitiriliyor.hakkı talep etmenin kelimenin tam anlamıyla nasıl garip olduğunu pek güzel izah ediyor. Yazının girişinde, ilkeyi vaz ediyor Ahmet Turan Esin Beyefendi. Şöyle buyuruyor:
İnsan gözlerini kaç kere açar dünyaya? Kaç kere başlar yaşamaya? Bakıldığında dünyaya doğduğumuzda ilk kez orada gördüğümüzü düşünürüz dünyayı ve sadece bir kere olmuş bitmiş bir olay sayarız yaşamaya başlamayı. Gözlerimizi açtık ve şimdi ondan beri aynı dünyada, aynı kişi olarak bir o aynı ömrü yaşamaktayızdır. Oysa tüm bunlar sadece bir tamamlama, bir bütünleme, bir hızlıca anlayıp bilme ve peşi sıra sükun eden bir alışkanlık. Çünkü aynı ilk günde yaşamadan anlarız tüm bunları. Kim söylemiş bunun ilk olduğunu ve ondan sonrasının da hep ondan sonra gelen bir akış olduğunu?
Evet, kaç kez, kaç kez dünyaya gözlerini açıyor insan? Bu ontolojik meseleye ilişkin soru aslında bizim her ümmetin yaşı, ortalama yaşı, nebisinin, peygamberinin yaşıdır, ilkesinden hareketle biz ömrümüzü, Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam altmış üç yaşında vuslat ettiklerine göre altmış üç, altmış dört aralığında bir ömür sürdüklerine göre, biz dünya maceramızı bu altmış küsur yıldan ibaret zannediyoruz. İşte ilk bu algımızı sarsıyor üstadımız. Kaç kez, kaç kere başlar yaşamaya insan? Kaç kez gözlerini açar? Kaç... Bunu çeşitlendirebiliriz. Mesela öyle bir rivayet var malum. Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam, Adem'den sorduklarında, Adem Aleyhisselam'dan ilk insan olarak Hazreti Adem'den, ilk nebi olarak Hazreti Âdem'den ve Âdem-i Mana'dan sorduklarında, "Kaçıncı Âdem'densin?" diye Efendimizin ilk kez cevap verdiği,rivayet edilir. Bundan dolayı da bazı arifler, "Biz buğdaycı Âdem'in evlatlarıyız." derler. Nitekim Çıldırlı Aşık Şenlik'in Erivan'da âşıklarla karşılaştığında onlara sorduğu bir muamma vardır, atışmaya başlamadan önce. Şöyle başlar:
Âdem'den evvelâ fâni dünyada,
şeriat babında nazır kim idi?
Müşkilde kalanın da adına yeten
ol vade Hazreti Hızır kim idi?
devam eder:
O zaman da nice padişah var idi.
Ne yerde eğlendi, tahtigah kurdu,
nice yıl hükmeyledi, saltanat sürdü.
Onun etrafında vezir kim idi?
Bu bizim,dünya yaşamının, yani bu altmış küsur yıllık dünya yaşamımızın maceramızdan ibaret olmadığını meselenin. Varlığın ilk surete gelişi sudur malum. Sudan insan-ı kâmile kadar bir tekâmül süreci içerisinde,maceramızın devam ettiğini, bu dünya uğrağının o maceranın içerisinde sadece bir bölümden ibaret olduğunu ima eder gibidir bu Ahmet Turan Esin üstadımızın bu cümleleri.
Kaç kere başlar yaşamaya? Bakıldığında dünyaya doğduğumuzda ilk kez orada gördüğümüzü düşünürüz dünyayı ve sadece bir kere olmuş bitmiş bir olay sayarız yaşamaya başlamayı. Oysa böyle değil. Bu bir tamamlama, bir bütünleme, hızlıca anlayıp bilme ve ardı sıra peşi sıra sükun eden bir alışkanlıktır, diyor. Çünkü aynı ilk günde yaşamadan anlarız tüm bunları.
Bu da enteresan bir belirleme. Kim söylemiş peki bunun ilk olduğunu?... O söyleyen kim? O müellif kim? Bize bu anlatıyı belleten,bu belletilen bu anlatının müellifi kim? Çünkü aynı ilk günde yaşamadan anlarız tüm bunları. Kim söylemiş bunun ilk olduğunu ve ondan sonrasının da hep ondan sonra gelen bir akış olduğunu? Çünkü zaman ardışık değildir, kürevidir. İş başa dönecektir. Kimseler söylemese de bunu söyleyen biri var insana. Burada çok muhteşem bir,hakikati, bir sırrı ima edecek, ifade edecekler. Kimseler söylemese de bunu söyleyen biri var insana. Kendi kendine, kendi içinde. Çünkü bütün oluş kendinden kendine cereyan ediyor. Dolayısıyla kendilik bilinci gerçekleştiğinde, insanın kendi kendisini gerçekleştirme süreci tamamlandığında, yani insani benlik, insani ruh tecelli ettiğinde, hayvani benlikten dönüştüğünde, işte kendi içindeki, "Ben kuş dili bilirim, Süleyman söyler bana" dediği Hazreti Yunus'un. O Süleyman, içindedir. Çünkü o, Süleyman Aleyhisselam'ın temsil ettiği insanlık makamını, mertebesini, aşamasını tecrübe eden, zevk eden biri için artık kuş dili denilen o hermetik, ehline helal, naehle haram olan, ehline açık olan, naehle kapalı olan, hermetik olan sır kendinden kendine fısıldanır.
O her şeyi bir araya getirerek sorulması gereken soruları, fark edilmesi gereken yarıkları derhal gözler önünden alan alışkanlık ve bir de yaşama hırsı. Bu hırstır, bizi ayağımızı nereye bastığımıza bakmadan koşturan. Bu alışkanlık bizi alabildiğine alan, yutan bir sürüngen yılan kılan.
Burada tabii muhteşem, Ahmet Turan Esin Beyefendi'nin kendine özgü gramerinin, o gramatikal ayrımının da farkına varır şekilde secili bir anlatımın, çok özlü bir anlatımın, veciz bir anlatımın, gerçekleştiğini, tecelli ettiğini görüyoruz. Yılan kılan ve yalan kılan. Her şeyin üzerinden geri dönülmez bir başlangıçtan sonra gelen bu cereyan içinde tek bir sürdüğü sanılan bu bir yaşam. Halbuki öyle değil. Yani sadece beş duyuyla da değil, iç duyularımız açıldığında fark ettiğimiz alemlerden ibaret de değil. Olgulardan, süreçlerden, gerçekliklerden ibaret de değil bu yaşam. Yaşam dediğimiz o muazzam mucize, o gizemli,toplam, bu algılarımızla sınırlı asla değil.
Oysa kaç yol ayrımı yaşar insan bu başlamış ve süren akışta? Hatta baksa her dakikasında, her anında.
Bu muhteşem giriş ayrıntılandırılarak, adım adım geliştirilerek devam ediliyor. Nitekim yazının ikinci paragrafında ilk kavramına, kadim olan muhtemeldir, o ima ediliyor, kastediliyor. İlk denilen kavramdır, tüm bu sanıların altına yatırılan ve sonra sarılınan her yalanı çatlaksız bir gerçeklik olarak makbul kılan. İlk diye bir kavram olmasa, hiç anlamasak, ilk dendiğinde onun ne olduğunu hiçbir şey tekrar edemezdi bir daha. Diyemezdik, "Başta şu vardı, sonra bu oldu" diye. Çünkü kadimden bahsediyoruz. Yani kadim demde olandan bahsediyoruz. Dolayısıyla ilk dendiği zaman ilk kadim olanı ima etmiyor aslında. İlk kadimi bizim algılarımızı, algımızı ifade edecek şekilde yansıtıyor. O demek ki kadim değil aslında, o da bir yanılsama.
Diyemezdik, "Başta şu vardı, sonra bu oldu" diye. Söyleyemezdik dünü, düşünemezdik yarını ve anlayamazdık şimdi diye bir şeyin varlığını. Ama tüm bunların karşılığında önceyi sonradan bir daha birleşmemek üzere ayıran ve her şeyi bir akışta böyle gelmiş, böyle gider eden, şu yoran, bozan, tüketen alışkanlıktan, yani zamandan da kurtulmuş olurduk.
Biz zamanın ve mekânın şartları tahtında, onun kaydı, kayıtları altında, onun o sınırlar içerisinde bütün olgusu, olguları, olgusal süreçleri algılıyoruz. Bunun kayıtlı bir algı olduğunu bize söylüyor. Mesela itikat kelimesiyle ilgili Şeyh-i Ekber Hazretleri'nin Futühat-ı Mekkiye'de bir açıklaması var, bir yorumu var. Şöyle buyuruyorlar: "Bizim iman ettiğimiz mabuda İlah-ı Mûtekat denir", diyor. Mûtekat, itikat edilen demek. İtikat, ukte kökünden geliyor veKadim Arapçada, Klasik Arapçada deve düğümü manasında. Yani Arapların, Bedevi Arapların eski kadim zamanlarda deveyi yularlarken attıkları özel bir deve düğümünden bahsediyor. Yani bir Şeyh-i Ekber Hazretleri buyuruyorlar ki, bu bir sınırlama, bir kayıtlama, bir bağlama. Dolayısıyla sınırlayarak algılıyoruz biz Hakk'ı, iman ediyoruz. "İtikat, bütün yalınlığı içerisinde" diyor, "bir bağlama, sınırlama ve kayıtlamadan ibarettir." Peki Allah sınırların, kayıtların bütün aşkınlıkları aşan bir varlık değil mi? Sınırları, kayıtları ve bütün aşkınlıkları aşan bir var edici varlık, kudret değil mi? O zaman biz tırnak içinde nesnel olarak Hakk'ı, bütün Allah ism-i Camii'sinin, ism-i Has'ının içerdiği bütün sıfat ve isimlerin içerdiği, ihtiva ettiği manaların,tümünü algılar şekilde zatı algılayabilir miyiz bu itikadımızla? Yani sınırlayan ve bağlayan algımızla.... İman edici niteliğimizi algılamamız mümkün müdür? Hayır. Hatta bununla bağlantılı olarak da Füsus'ül Iken'in son faslında bahsettiği, namazla ilgili bahsettiği bir şeyden desöz ediyor. "Neden namazda tekbiri çok tekrarlıyoruz?" diyor. Bir soru soruyor. Şöyle cevaplıyorlar: "Çünkü Allah bütün aşkınlıkları aşar" diyor. "Hiçbir dil onu layıkıyla tekbir edemez, tahmid edemez, onu yüceltemez, temcid edemez. Dolayısıyla bunun ifadesin bahsinden olmak üzere sürekli her erkanda, namazın her rüknünde tekbir getiririz. Eğiliriz, tekbir getiririz, kalkarız, tekbir getiririz. Tekrar eğildiğimizde tekbir, secdeye vardığımızda tekbir, secdeden kalkarken tekbir. Çünkü Allah bütün aşkınlıkları aşar. Bütün yüceliklerden yücedir. Bütün kayıtlardan, sıfatlardan ileridir, beridir, tamamını kuşatır." O zaman onu bizim bireysel algımızla anlamamız mümkün değil. İlahi algıya, idrake ulaştığımızda da biz layıkı vechiyle ve mutlak manada hakkı ve hakikati algılamaktan acizizdir. İşte Üstadımız, bu ilk kavramının nasıl algılandığına ilişkin belirlemesi bize bu hakkın zatının mutlak belirlenimsiz olduğunu ima ederek, onu merkeze alarak bir temellendirme önümüze getiriyor. Dolayısıyla eğer bizim ilk diye bir kavramımız olmasaydı, belirli bir kavramımız, diyemezdik "Başta şu vardı, sonra bu oldu" diye. Çünkü baştan da haberimiz yok, sondan da haberimiz yok. Kadim olanı da bilemiyoruz, ezeli olanı da bilemiyoruz, ebedi olanı da idrak edemiyoruz. Söyleyemezdik dünü, düşünemezdik yarını. Ve elimizde böyle sınırlı bir ölçü olmasaydı, bir algı ölçüsü olmasaydı anlayamazdık şimdi diye bir şeyin varlığını. Ne zaman bu üç zaman birleşir? Mazi, hazır ve müstakbel. Zamanın kayıtlarından kurtulduğumuz zaman, mekânın kayıtlarını aştığımız zaman, zaman ve mekânın dışına çıktığımız zaman. Yani aslında şunu ifade ediyor Üstadımız: olağan zamanlarda yitirdiğimizi olağanüstü zamanlarda elde edebiliriz, kavuşabiliriz, bulabiliriz. "Bu bile sınırlıdır" diyor ama tüm bunların karşılığında önceyi sonradan bir daha birleşmemek üzere ayıran ve her şeyi bir akışta böyle gelmiş, böyle gider eden, şu yoran, bozan, tebeddül eden, değiştiren, sarsan, yıkan, tekrar yapan, tüketen alışkanlıktan, yani zamandan da kurtulmuş olurduk. Çünkü zaman ilke dayanan, kadim olana dayanan ve ilk yaptığı da ilki ortadan kaldırmak olan bir kavram. Müthiş bir belirleme. İlki yok edebilseydik, bunu yapamıyoruz. Zamanın tüm bu yaptıklarından da kurtulurduk. Onu ancak belki yazının ileri bölümlerinde aslında bu ima edilecektir. Seyrusülûk gerçekleştikten, yani insani ruha dönüştükten, hatta Osman Kemali Efendi'nin buyurduğu gibi, "Cismim nura döndü elhamdülillah" buyuruyor. Beden ruh ayrımı da ortadan kalktıktan ve insan sadece idrakten, ilahi idrakten ibaret hale geldikten sonra belki, Üstadımızın buyurduğu bu hususu idrak, yani zamandan kurtularak edebiliriz. Çünkü zaman ilke dayanan ve ilk yaptığı da ilki ortadan kaldırmak olan bir kavram. İlki yok edebilseydik, zamanın tüm bu yaptıklarından da kurtulurduk. Bu gramer, Şeyh Ekber'in bir modern versiyonu gibi görünüyor, yeniden üretilmesi gibi. "Ayrılığa ulaşabilseydik, ona kendi acısını tattırırdık." buyuruyor mesela. Bir bakıma Kur'an'ın o muciz, yani bütün algıları aciz bırakan gramerinin çok rafine bir şekilde, nazari bir biçimde bu problemlere, bireysel, toplumsal, sosyolojik, ontolojik problemlere ilişkin tartışmaları tercüme edilmesi gibi görünüyor.
İlki yok edebilseydik, zamanın tüm bu yaptıklarından da kurtulurduk. Oysa şimdi bu cümleyi henüz anlamaya başlamadan önce bile bizi durduran bir şey çıkar hemen karşımıza. Yani bunun imkânsız olduğu düşüncesi.