The Sopranos

Film Adı: The Sopranos
Yapımcı-Yaratıcı: David Chase
Senaryo: David Chase
Ülke: ABD Yapım Yılı: 1999

David Chase’in The Sopranos’u, yüzeyde bir mafya ailesinin hikâyesini anlatıyor gibi görünse de, derinlere indikçe karşımıza çıkan asıl yapı, çatırdayan bir iç dünya ve bu dünyanın içinde boğulan bir adamın portresi. Tony Soprano’nun mafya babalığı, aslında taşıdığı psikolojik yüklerin sadece bir yansıması. Çünkü bu dizi, esasen bir adamın içindeki çocukla, annesiyle, babasıyla, çocuklarıyla, ailesiyle ve geçmişiyle bitmek bilmeyen bir savaşı anlatıyor. Tony’nin terapiye gitmesi, dizi tarihindeki dönüm noktalarından biridir. Erkekliğin kırılmaz zannedilen kabuğuna bir çatlak bırakır. Mafya gibi maskülenliğin zirvesi sayılan bir yapının merkezindeki adamın, seanslarda ağlaması, panik ataklar geçirmesi ve duygularını analiz etmeye çalışması, televizyon için radikal bir değişimdir. Tony’nin panik atakları bir zayıflık değil, bastırılmış ve çözümlenmemiş geçmişinin, annesiyle ilişkisinin, içselleştirilmiş şiddetin bir çığlığıdır. Tony'nin annesi Livia Soprano, dizinin hem en karanlık hem de en insani karakterlerinden biri olarak bu psikolojik haritanın merkezinde durur. Manipülatif, sevgisiz ve duygusal olarak erişilemez bir anne figürü olarak Livia, oğlunun hayatındaki kırılmaların çoğunun kaynağıdır. Tony’nin mafya ailesindeki katılığı ve şefkatle şiddet arasındaki gelgitli halleri, Livia'nınsoğukluğu ve cezasız kalan zalimliğiyle şekillenir. Tony’nin ne zaman bir kadına karşı şefkat gösterse, ardından gelen suçluluk ve öfke dalgası, annesinden öğrendiği sevginin daima bir tehdit içerdiği fikrinden kaynaklanır. Dizinin “aile” kavramıyla kurduğu ilişki, İtalyan-Amerikan kültürel köklerinden beslenirken, aynı zamanda bu kavramın nasıl bir hapishaneye dönüşebileceğini de gözler önüne serer. Mutfakta hazırlanan yemekler, pazar günleri toplanılan masalar, doğum günü kutlamaları... Hepsi birer ritüel gibi işler, ama bu ritüellerin altı genellikle gerilimle, bastırılmış öfkeyle ve korkuyla doludur. Tony’nin kendi ailesiyle kurduğu ilişki, babalığın ne demek olduğunu yeniden tanımlamaya çalıştığı sancılı bir süreçtir. Ailesini korumak ister, ama onlara en çok zararı da o verir. Özellikle Carmela’yla olan evliliği, sevgiyle iktidar arasında gidip gelen, bir türlü istikrar kazanamayan bir çatışma alanıdır. Tony’nin çocuklarıyla olan ilişkisi de dizinin en derin temalarından birini oluşturur:Travmanın kuşaktan kuşağa aktarımı. Meadow ve A.J., bir yandan Amerika'nın “başarılı” gençleri olarak yetişmeye çalışırken, bir yandan babalarının karanlık gölgesinden kurtulamazlar. A.J.’nin depresyona girmesi, kendini tanımlayamaması, güçsüzlüğü ve anlamsızlık duygusu, babasının geçmişte yaşadıklarının bir yankısıdır. Tony'nin kendini “hayvanlardan farksız” hissettiği anlarla A.J.'nin intihar girişimi arasında doğrusal bir bağ vardır. Sopranos, aileyi kutsal bir yapı olarak değil, bireyin içsel karmaşasının bir kaynağı olarak ele alır. Dizide kimse yalnızca iyi ya da kötü değildir. Herkes, sevgiyle şiddet, şefkatle ihanet, koruma içgüdüsüyle yıkıcılık arasında sıkışmış hâldedir. Tıpkı gerçek ailelerde olduğu gibi. Dizinin sonunda, ekranın aniden karararak sona ermesi, birçokları için bir bilmece, bir sinir testi olsa da bu final sahnesi, aslında dizinin temel meselesine uygun bir sessizliktir. Tıpkı bir aile yemeğinde bir anda ortaya çıkan huzursuzluk gibi. Söyleyemediğimiz, anlatamadığımız, ama içimizde bir yerlerde bizi tüketen her şeyin bir karanlıkla örtülmesi gibi. The Sopranos, aileyi bir sığınak değil, bir savaş alanı olarak gösteren, sevginin yanında taşıdığı yıkıcılığı, korumanın ardındaki kontrolü, aidiyetin içindeki hapsoluşu incelikle anlatan psikolojik bir destandır.