Psikosoybilim – Aile Yaralarını İyileştirmek ve Kendini Bulmak

(Psychogénéalogie – Guérir Les Blessures Familiales Et Se Retrouver Soi) Anne Ancelin Schützenberger, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 10. Basım. Neden Seçtik? “Üstesinden gelinmemiş travmalar, tutulmamış yaslar, ‘söylenmesi güç olanlar’, tamamına erdirilmemiş olarak kalan, kimi zaman yüzlerce yıldır devam eden ve geçmiş kuşaklar tarafından hal yoluna sokulmamış kişisel veyahut ailevi sırlar, sonraki kuşaklara aktarılabilir ve onları çeşitli, farklı düzeylerde, derinden ve bazen de trajik biçimde biçimlendirebilir.” Kitaptan alıntılanan bu ifadeler, neredeyse hepimize kendi aile hikâyelerimizihatırlatan, onlar üzerine ve onlarla ilişki içinde kendi bireysel tecrübelerimiz üzerine düşünmeye sevk eden ve genel olarak merak uyandıran türdendir. Acaba Kitab-ı Mukaddes’tede denildiği gibi, kendi hayatımızda dişlerimizin kamaştığı bazı durumlar, anne-babalarımızın çok yeşil üzümler yemesine dayanıyor olabilir mi? Eğer öyleyse, bunları nasıl tespit eder, bunlarla nasıl başa çıkar ve mümkün olan durumlarda, bunları yeni nesillere aktarılmayacak şekilde nasıl sağaltırız? Sahanın öncü ismi ve “psikosoybilim” tabirinin isim annesi Schützenberger bu kitapta işte bu gibi sorulara çağdaş çalışmaların ulaştığı güncel bulgular üzerinden açıklamalar getirmeye çalışıyor. Eseri öncelikle şahsi sorunları ve arayışları hakkında bu perspektifin ne diyebileceğine merak duyacak ilgili okurların dikkatine sunarız. İkinci olarak ise, Batıdaki çıkışı itibariyle psikoloji alanında yeni bir kıta keşfetme iddiasında olan bu “bilimin”, konusu itibariyle İslam düşünce geleneğine, özellikle de irfânî literatüre esasında hiç de yabancı olmamasından dolayı, bu sahalarda emek verenlerin mukayeseli ve eleştirel değerlendirmelerine medâr olabileceğini ifade ederiz. Bize Ne Söyler? Schützenberger psikosoybilimi, “ruhsal mirasımızı anlamamızı, onu en iyi şekilde kullanmamızı ve eğer gerekirse, dönüştürmemizi sağlayan bir yöntem” olarak vaz eder. “Klinik psikolojiden yola çıkılarak oluşturulan bu bilim, kuşaklaraşırı (transgénérationnel) bağlantıları da içine alacak şekilde genişletilmiş psikanalize ve sosyopsikolojikgenososyogram tekniğine, yani önemli yaşamsal olaylar ve bağlantılarla zenginleştirilmiş şecere bilgisine dayanır.” Böylece bu saha, nefslerimizde “ne sindirilmiş ne de gün ışığına çıkarılmış”, ama aktarılmış ve tıpkı “bir inşaatın kabası yahut bir buzdağının görünmeyen kısmı gibi dikkat alanımıza girmeden yönetici bir etkinliğe sahip” olan kısımlara yoğunlaşır. Eserde bu alana dair, “görünmez aile sadakati”, “yıldönümü travması” vb. bazı temel bazı kavramlara dair açıklamaların yanı sıra, güncel çalışmalardan ilgi çekici bazı bulgular, örnek vakalar, tavsiyeler ve düşünceyi kışkırtıcı ilke ve iddialar yer alır. Bize ne söylediğine son olarak sahayı tarihsel bağlama yerleştirmek üzerinden bakmak gerekirse, yazar Freud’un 1909 yılında bireysel bilinçaltı alanını; Jung’un 1953 yılında kolektif bilinçaltı alanını, Moreno’nun ise ortak-bilinç ve ailevi ve grupsal ortak-bilinçaltı alanını açtığını ifade etmektedir. J. Hilgard ve kendisinin yaptıklarının ise ailevi ve grupsal ortak-bilinçaltı kavramına kuşaklaraşırı bağları anlamak için temel bir araç olarak başvurarak, kendi tarzlarına göre ve farklı yollarla olmakla beraber, “yıldönümü sendromu” kavramınıortaya çıkarmak olduğunu belirtir.