Allah’ın Fukarası (Allah’ın Garibi) – Nikos Kazancakis

Neden Seçtik?

Osmanlı Devleti idaresindeki Girit’te doğan Yunan yazar Nikos Kazancakis (1883-1957), 20. yüzyılın en önemli edebiyatçılarından biridir. Roman, şiir, oyun, deneme ve felsefi metinler kaleme almış, eserlerinde varoluşçu, mistik ve epik unsurları ustalıkla birleştirmiştir. Felsefi yolculuğu boyunca Hristiyanlık, Marksizm, varoluşçuluk ve mistisizm arasında gidip gelen Kazancakis, yazılarında insanın ruhsal ve entelektüel arayışını, özgürlük mücadelesini ve Tanrı ile olan çalkantılı ilişkisini merkezine almıştır. Bu temaları özgün ve yer yer aykırı bir tarzda ele alması nedeniyle hem hayranlık hem de eleştiri toplamıştır. Özellikle Günaha Son Çağrı’da sunduğu İsa portresi ile Kilise tarafından aforoz edilme tehlikesiyle karşılaşan yazarın mezar taşına şu ünlü sözler kazınmıştır:

"Hiçbir şey ummuyorum. Hiçbir şeyden korkmuyorum. Özgürüm."

Filmi de yapıldığı için büyük bir şöhrete kavuşan Zorba’nın da yazarı olan Kazancakis, bir diğer meşhur eseri olan Allah’ın Fukarası’nda Hıristiyanlığın en meşhur tarikatlarından biri olan Fransiskenliğin kurucusu Assisi’li Aziz Francis’in hayat hikâyesini edebî ve dramatik bir tarzda anlatır. Allah’ın Fukarası’nda Assisi’li Francis’in arayış ve mücadelesi anlatılırken işlenen birçok tema; kültür, coğrafya, tarih ve hatta din farkına rağmen bugün bizler için de son derece yakıcı temalardır. Tanrı ve insan arasındaki, sahici bir dinî-manevî yaşantıdan bahsedilebilmesi için zorunlu olan o bireysel samimi ilişkinin ihmal edilmesi, yozlaşmış kurumsal yapılar içerisinde insanın özgürlüğünü kaybetmesi, örnek olması gerekenlerin yoldan çıkmışlığı ve benzeri daha birçok sorun bu eserde etkileyici bir akış ve üslup ile anlatılır.

Bize Ne Söyler?

Aziz Francis, Kazancakis’in ilâhî olanla ilişkiyi acı, fedakârlık, arayış ve sevgi temaları üzerinden işleyen, manevî vurguları en güçlü eserlerinden biridir. Francis’in hikâyesiokuyucuyu kutsal olanın ne olduğunu ve ona erişmek için nelerden vazgeçmeye hazırolduğunu sorgulamaya çağırır. Tarihî bir kurgu olmakla felsefî-edebî bir anlatı olma arasında gidip gelen eser, Francis'i sadece geleneksel anlamda dindar bir aziz figürü olarak değil, aşırı özveri yoluyla ilahi aşkı deneyimlemeye çalışan ve bu yolda yerleşik kurum, uygulama ve hiyerarşilerle zıt düşen radikal bir vizyoner, bir "Tanrı delisi" olarak sunar.

Francis'in yolculuğu, acıda bulunan neşe paradoksunu örnekler. Tanrı ile birlik için bedenin ve ruhun sınırlarına kadar zorlandığı amansız bir arayış tasviri olarak ortaya konur.Alışkanlıklarımızın, keyif düşkünlüğümüz ve bencilliğimizin, özünü kaybetmiş gelenek ve kurumsal yapılar altındaki yaşantımızın, bilgi, güç ve zenginlik peşindeki çırpınmalarımızınbizi nasıl bir esarete dûçâr ettiğine dikkat çeker. Eserde tüm bunlar şüphesiz Hıristiyanca bir çile, dünya, Tanrı, insan, özgürlük ve beden anlayışı üzerinden ele alınır. Dolayısıyla bu durum, eserin parmak bastığı birçok müşterek sorunumuz üzerine düşünürken, Hıristiyan mistisizminin örneğin İslam tasavvufundan farklılaşma noktaları üzerinde de tefekkür etme imkânı sunar.