Köşe Yazısı

Hatıra, Tanıklık ve Zulüm: Bu Dünyaya Neye Geldik?

“O’nun hatırası, O’na tanıklık, O’nun kavgası.”

Başlığın ikinci kısmındaki soru, dünyayı bir mümin için, imanıyla iliştiği bir yerden, zaman zaman çekilmez kılan durumların beyanında sorulmuştur. Dolayısıyla dünyaya “iman”ı ile muhatap olan ya da böyle olduğu iddiasında bulunan bireyin varlığıdır bu soruyu anlamlı kılan. Cümledeki “biz” ifadesiyle seyrettiğimiz her ne ise o yazının çerçevesini şekillendirir. Burada, asra kasem ile hüsranda olduğu bildirilen insanı ve hüsranın bertaraf edilmesinde önüne konan iman, salih amel, hakkı ve sabrı tavsiyeyi dikkate alıyoruz; dikkate aldığımız bu hususları evvelemirde hüsranın ve akabinde zulmün, “bu dünya” olarak ifade edilenin bir “hal”i olarak düşünüyor ve “neye geldik” sorusunu da iman, salih amel, hakkı ve sabrı tavsiye ile ilişkili bir bağlamda soruyoruz. Ayrıca bu yazı, bir hatıraya, bir tanıklığa ve -bu hatıra ve tanıklığın bakışında- cereyan eden işler karşısında takınılacak tavrın ne eksende şekilleneceğini ifade eden zulme karşıtlığa imanın seyrini amaçlamakta; daha da doğrusu bu yazının seyre vesile olacak bir dua olarak kabulünü ummaktadır.

İnsanın dünyaya “iman” ile ilişmesi ne demektir? Yazı bağlamında bu ilişkinin, bir hüsran ve zulüm ile karşı karşıya gelme olduğunu ifade ettik, açalım. İlgili ayet-i kerîmelerin varlığı mevcut düzenlerin, konfor alanlarının, işler olduğu farz edilen gidişatın vb. durumların her ne olursa olsun zulme ve hüsrana bakan bir yönünün bulunduğunu ihsas etmektedir. Yani dünyanın karar kılmış mahiyet olarak gerek bireysel gerekse de toplumsal düzeydeki kabul ve işleyişini hedef alarak bir tür “kararsızlığı” ve “devamsızlığı” nazara vermektedir. Bu bir açıdan vahyin varlığı ile bilgi birikimlerinin ve araçlarının kifayetsizliğinin “cahiliyye” olarak tavsifi arasındaki ilişkiyi anımsatmaktadır. Vahyin doğrudan kendisiyle temas etmeyen her içeriğin “cahiliyye” olarak görülmesi gibi, iman ile temas etmeyen durumların da hüsran ve zulümle iç içe düşünülmesi gerekir. Dolayısıyla vahyin ve imanın yokluğunda toplumun ve bireyin, -farkında olunsun ya da olunmasın- cahiliyye, zulüm ve hüsran üzere seyrettiği gibi bir tavrın varlığı tetikte olmak açısından anlamlıdır.

İmanın gereği olduğunu düşündüğümüz bir durumdan söz ettik, fakat henüz “iman” denen şeyin ne olduğuna dair bir fikrimiz yok. Tasdik ve ikrar bağlamında bir dizi kabulün ifadesi olduğunun farkında olsak da bu kabulün “insan hüsrandadır” hükmü gereğince nasıl bir keyfiyet arz edeceği muammadır. Diğer taraftan zulmün ve hüsranın farkındalığını takiben icra edilecek sahil amel ile hakkı ve sabrı tavsiye, meselenin çerçevesini genişletmekte ve muamma bir keyfiyet olan imanın tezahürleri olarak görülebilecek amel ve tavsiye gibi bir uğraşı önümüze koymaktadır. Yani mümin aynı zamanda amil ve tavsiye alıcı-verici olarak da arzı endam etmektedir. Amil ve tavsiye alıcı-verici konumunda olan müminin karşısına “salih işler” ile “hak ve sabır” çıkmaktadır. İmanın yanı sıra bunların her biri de üzerine bir nebze dikkatle gidildiğinde belirsizlikle örtünmektedir. Bu noktada insanın yükümlülükleri olarak ifa ettiği çeşitli ferdi, dini ve toplumsal pratiklerin ötesinde, “iman” eşiğinde bunları düşüncenin konusu kılınmasından söz etmekteyiz. Yoksa akışta zaten insanlar imanlarını ikrar etmekte, bunun gereği olarak vazedilen zorunlu ve tercihe bağlı amelleri işlemekte, hak bildiği üzere bir yaşam sürmeye çalışmakta ve maruz kaldığı nice şeylere tahammül ya da sabırla mukabele etmektedir. Fakat tüm bu yönelişlerin hüsran ve zulümle ilişkisi ne düzeydedir? Ya da olmalı mıdır?

Öte yandan tavsiye ile ilişkili olarak kullanılan fiilin karşılıklılık ifade etmesinden hareket edersek, yani tavsiyeyi hem alan hem de veren konumunda bir mümini düşünürsek, iman sahiplerinin birlikteliklerine dair bir mevzuun kıyısına geliriz. Bu nasıl bir birlikteliktir? İman edenler bir arada bulununca bu bir aradalıklarını nasıl sürdürürler? Ayet-i kerîme, mümin bireylerin ilişkisinde hak ve sabrı tavsiyeyi esasa alarak birbirlerine omuz vermelerini ihsas eder gibidir. Sanki her mümin, imanı ve salih ameli kuşanıp hakkı ve sabrı bizatihi taşıyarak hüsran ve zulüm karşısında saf tutmaktadır. Burada toplu hareketleri aşan bir durumdan söz etmekteyiz, ki her biri kendinde dayanak olarak hak ve sabır ile kendisi için belirlenen mevzie yerleşmektedir. Burada, yerleşilen mevziin hak üzere tayin edilmiş olmasının yanı sıra oradaki kararlılığın ve oraya iliştiği kadarıyla verilecek mücadelede gösterilecek sabrın alışılagelen bahislerinden öte bir hususiyetinin olduğu sezilmektedir.

Peki bu mevzii tayini nasıl gerçekleşir? İman, salih amel, hak ve sabrı tavsiyeyi bu tayin ve taayyün çerçevesinde düşünürsek karşımıza nasıl bir tablo çıkmaktadır? Yanı sıra ayet-i kerîmelerin bir “yer” tayini işaretinde bulunduğundan söz edebilir miyiz? Peki ya “din” nam altında sürdürülen konuşmaların böyle bir bağlamı ıskalaması durumunda neye dair söz üzerine söz bindirdiklerini sorsak? Ya da “hüsran” olarak zikredilen her ne ise ona dair bir farkındalık olmaksızın ve bu farkındalık gereğince sürdürülebilir halde fark ettirilmeksizin imandan ve akabinde zikredilenlerden ne denli sahici şekilde söz edilebilir? Daha önemli olan ise bu sahici bahsi önümüze getirecek, yer tayininde söz sahibi olacak ve safları dizip hüsrana karşı mücadeleyi başlatacak olanın kim olduğudur.

Hüsrandan ve zulümden devam edelim.

Evet, bir zulüm var, insanı içeriden ve dışarıdan kuşatan bir zulüm. İnsanın kendine yapıp etmeleri bir kenara basiret üzere olmaksızın başkaları üzerinde icra ettiği söz ve edimlerin de zulmü katmerleştirdiği bir hüsran. Bu zulmün ve hüsranın temelinde, sahih olan ile asli temasın yokluğunda -ki yazı bağlamında bu temas iman olarak düşünülmektedir- insanın kendisini çepeçevre saran kurmacalar bulunmaktadır. Bu kurmacalara, din adı altında ortaya konan ya da yürütülen çeşitli inşalar dahildir. Bu noktada dünyaya gelişin, aslında bir zulmün ve hüsranın ortasına düşüş olarak okunması da mümkündür. Çünkü hiçbir şey yerli yerinde değil gibidir: Anne, baba, erkek, kadın, din, peygamber, güç, iktidar, söz… Muhatap olunan hemen hemen her şey bu kapsamda değerlendirilebilir. Ayrıca insan kendiyle muamelesinde yerine koyamadığı dürtüler, fikirler ve yönelişlerin savrukluğuyla da zulmün mahalli ve icracısı olmakta; zulüm üzere seyreden bu mahal ve icra, kişi ile sınırlı kalmayıp başkasının veya başka şeyin varlıktan payına ve kadrine kör kalmasına yol açmaktadır.

İmanın hatıra ve tanıklık ile ilişkisi, tahkik ve tahakkuktan yoksunluğun gereği mesafenin kat edilmesi hususunda açığa çıkan acziyet durumu bağlamında düşünülebilir. Zulüm ve hüsran karşısında teneffüs edilen aczin bir hatıraya ve tanıklığa iman ile ayaklanması ümit edilir. Bu ayaklanmanın keyfiyeti ise imanın akabinde zikredilen salih amel, hakkı ve sabrı tavsiye olarak karşımıza çıkar. Bir hatıra ve tanıklığın tahakkukunda tezahür ettiği haliyle de amelin, hakkın ve sabrın ne olduğu seyredilir. Yazının epigrafında yer alan kavga ifadesi de acziyetin imkân olarak barındırdığı doğrulmanın bir açıdan niteliğidir. Çünkü ameldeki salahiyet ile tavsiyedeki hakkın ve sabrın zulümle örülmüş bir dünya karşısındaki konumu bir kabullenişten ziyade çatışma halidir. Böylece sabrı ve hakkı tavsiye, zulüm ve hüsranın kuşattığı her sahnede dayanağın kazanç ve zarar denklemine sığmayan hususiyetinin asıl ve asil kalkanları gibidir. Bu çerçevede birliktelik ve zulme karşı “biz” olarak mücadele, her bir müminin kendinde, kendi kabınca amel, hak ve sabrı kuşanmasını gerektirir.

Gelinen noktada zulmün ve hüsranın iliştiği değerlerden biri de kişinin kendi kabıdır, denir, ki bu hakkınca ve usulünce takdir edilmediği durumda yazı kapsamında değinilen imana ilişkin erdemlerin yurtsuzluğu mevzu bahis olur. Bu durumda insan yüklenmeye azmettiği sorumluluğu taşıyamamakla birlikte bir başkasına da yük olur. Yukarıda sahih olan ile asli temasın yokluğu şeklinde ifade edilen durum, kişinin kendi kabı karşısındaki körlüğüyle ve onun işletilmesi hususundaki çaresizliğiyle kendini gösterir. Bu körlük ve işlevsizlik hali de zulüm bağlamına esastan ilişip genel kanı ve inançların sloganlaştığı yekpare tepkilerin gürültüsünde bireyin iman, amel ve erdeminin yitişine tanık olunur.  

Başlıktaki soruyu tekrar edelim ve artıralım: Bu dünyaya neye geldik? Biz kimiz? Müminler olarak biz kimiz? Bu dünya nedir? Müminler için bu dünya nedir? Burada ne yapılır? Mümin burada ne yapar?