İlah-ı Mutekad'lara ve 'İnanç'ların cümlesine vurulan Türk Mührü
Hz. Âdem cennetten lisân-ı Türkî ile ‘kalk’ dimekle kıyâm idüp çıkmıştır. Zîra dünyada âhir tasarruf Türk’ündür. *İsmail Hakkı Bursevî Hz.
İnsan; hiç usanmadan, mütemadiyen yeni bir Tanrı yaratmakta mahir ve isteklidir. Yaratılan tanrı; dışta müşahhas suretlerde ifade edildiğinde, yine bir başka hayal yaratma biçimi olan tenzih ilkesinin verdiği güçle yadırganır ve 'gerçek Tanrı' bundan münezzeh kılınır. İnsan; Tanrı'yı eksikliklerden münezzeh kılma erdemini kendi iç dünyasında eylemeye çalıştığında başına gelecek sıkıntının bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde idrakindedir. Büstlere, helvadan yapılanlara, oyulan türlü türlü cisimlere vurulan balta tersyüz edilerek, bu eylem asli bir eylemmiş gibi idrak edilir. Oysa, içte dönen dolaplar ile hesaplaşmadan dışarıya vurulan her balta o Tanrı'yı yeniden, eskisinden daha güçlü bir şekilde, belki farklı biçimlerde var eder ve esaret gittikçe güçlenir. Bu kaba tasvir; İslam İlahiyatı'nın büyüklerimizin, önde gelen alimlerimizin emek ve eserlerine, itikad konularındaki kılı kırk yaran hassas tavırlarına haksızlık olarak değerlendirilebilir. Ancak, alimlerimizin bu kadar kılı kırk yararak yaklaştığı ve hakkında yanlış tek bir kelime etmekten bunca korktuğu o 'zat' bu denli hassas olunacak kadar zanlardan arındırılmış mıdır? Bu yazının temel iddiası; her ne kadar müşahhas olandan çok uzakta, daha incelikli ve yakışıklı putlar ile savaşıyor gibi görünseler de bütün bir İslam Kelam ve hatta Felsefe geleneğimizin hiçbir zaman baltayı içe vuramadığı ve bizi esaretten kurtarma gücünün bulunmadığı üzerinedir. İşte bu sebeple; içte veya dışta bizi hayal yaratmak ve kendi elimizle yarattıklarımızı kutsal bilip putperestçe yaşamaktan kurtarma imkanını elinde bulunduran Anadolu Türk Kimliği'mizin bu ayırıcı vasfına kendimce dikkat çekmeye çalıştım.
Aklı başında bir insanın, Tanrı hakkında söz söyleyen birini gördüğünde kendi içinde muhasebe etmesi gereken soru galiba şöyle bir şeydir: ''Tanrı hakkında konuşan bu adamın Tanrı'ya dair anlattıklarında; çocuğuna yaşatamadıklarının öfkesi, sabah karısından duyduğu gururunu inciten o sözün etkisi veya geçmişte yaşadığı bir pişmanlığın izi var mıdır?''
İşte bu soru; Tanrı'nın şanına halel gelmesin diye sıfatlar ve isimler hakkında tartışılan o en ince ve zor meselelerin toplamından daha sahici ve çok daha tehlikeli bir sorudur. İlm-i Kelam'da çoğu zaman neyi savunduğunuz pek de kıymetli değildir çünkü orada aslolan bir şeyi düşünce dairesi içerisinde çelişkiye düşmemek iddiası ile argüman zincirinin son halkasına kadar tutarlı bir şekilde yürütebilmektir, bu faaliyet o kadar önemsenir ki bu zinciri en sonuna kadar gerçekten tutarlıca yürüten kişinin ulaştığı sonuç apaçık bazı ilkelere aykırılık gösterse bile düşünceye hürmet edilerek ilkeler esnetilir, kervan yolda düzülür, Tanrı da bu yolda şekilden şekile girer ve çelişkinin en az olduğunun hissedildiği o noktada dondurularak sabitlenir. Ama yukarıdaki soru öyle değildir, akıl ve söz dairesindeki düşünce oyunlarıyla yol alabileceğimiz ve işin nihayetinde bizim inançlarımızı daha sağlam hale getiren bir soru değildir. Yukarıdaki soruya her ne cevap verirsek verelim, artık Tanrı bizim için asla aynı şeyi ifade etmeyecektir. Türkler; ilk iş olarak işte bu soruyu sordular ve Tanrı'yı da Peygamberi de Kitabı da düşüncenin ve dilin esaretinden kurtararak Dost'u hatırlattılar.
Anadolu'da en büyük ihanet, Dost'u inanç yoluyla tesis etmeye çalışmaktır. Bu tesis, bireysel karşılaşmanın ve ferd olmanın iptalidir. Burada artık rahiplerin itikad bildirgeleri ve kurumsal bir takım dayatmaların esareti altında bazı 'söz'ler Din olarak bellenir ve bir ömür o hayallerin rehberliğinde yaşanır. Bu dünyada; kafası çalışanların ve Tanrı hakkında söz söyleyenlerin, çelişkinin en az görüldüğü ve dondurulduğu o noktada ilan ettikleri metin inananlarca katlanıp ceplere koyulur ve Anadolu'ya mahsus bireydeki o 'uyanıklık hali' hiçbir zaman gündeme gelemez. Söylenmesi gereken zaten rahipler tarafından söylenmiştir, artık bireyin tek imkanı, rahiplerce söylenenler üzerine kendi zaaflarını ve saplantılarını da boca ederek bir hayal yaratmaktır. Nihayetinde, bu dünyada, kitapçıların inanç/mitoloji raflarının altında Kuran-ı Kerim satılır ve inanç sahiplerince bu durum yadırganmaz. Oysa Anadolu'da Din, ancak Dost'a mahsus kılınır. Rahiplerin, kralların, kafası çalışanların asla dokunamadığı o yerde, her bir bireye Dost ile karşılaşmanın yolları gösterilir. İşte bu yüzden; Anadolu'da tüm inançlar ayaklar altındadır, çünkü Anadolu'nun sıradan bir yolcusu yolun en başında, düşüncede yakalanan o suretleri çoktan geride bırakmıştır. Anadolu'nun marifeti yalnızca Din'i Dost'a mahsus kılması değil, aynı zamanda Dost'un buyruklarının, şeriatın da zalimler elinde oyuncak olmaması için gereken şartı öğretmesidir. Bu şart, Anadolu'nun gül yüzlü erenleri ve aşıklarının mevcudiyetidir. Anadolu'da Dost'un buyrukları, ancak böyle Din olur.